Cam küskünlüğünden sedef mahkûmiyete

Kırık bir şişeden döküldü sihir, gizli bir masalı fısıldar gibi; altın tozu desen değil, kum tanesine benzemez, sudan mağrur ince bir büyü serildi ortalığa. Tüm insanoğluna selam edildi sihir bin bir duayla. İçine çekeni etkisi altına alan, nefes almak mecburi, efsunu zaruri bir hadiseydi. Büyü insanoğluna böyle sevdirildi. Yüzyıllarca sürecek sihrin kadın gerdanında hayat buluşu böyle bildirildi. Dem hem nefes bilindi hem kibir, hem nazar hem de işte bu sihir. Böyle fark edilmiştir bu sihrin çekimi, duymak, anlamak ve en önemlisi seninmiş gibi benimsemek başka bir rüzgârı, bir esintinin diğerine meyilini. Acı bir nefes çekmek gibi, sığınak aradığında bulmak, adını bilmeden alıştığın rüzgârın yanıklığını dahi kabullenmektir. Bir başka yerde bulunamayan, bulunsa da ‘başka’ olan herkesin farklı, farkla taşıdığı tek zifirdir. Aslında koku her tılsımı bir anda içine çekmektir.

Şimdi bir nefes gerekir bize biraz unutmak biraz hatırlamak için, şimdi biraz sihir lazım büyünün kimyasını bozmak için. Uzun zamandır görülmemiş bir dostun hatır kahvesi, yağmurun toprakta bıraktığı saflık simyası ve bilmediğimiz insanlarda tesadüfen rastladığımız tanıdık kimyası, yani sihrin delilleri biçilen zihin esaretinden ibarettir. Yavaş yavaş çözüyoruz gizemi, renklerle buluşturuyoruz tablonun eksik kalan zeminini. Siyah en gizemli, en asil, en kibirli bazen en sade; beyaz en mağrur, en saf, en naif bazen veda yüklü, bir de gri var ne kibirli, ne saf, ne asil ne naif tuhaf bir adressizlik ve inadına saf seçmeme kararlılığı. Siyah sihrin acısını yakıştıranlara, beyaz eteklerinde mayhoş, tatlı bir sevinç taşıyanlara, gri ise omzuna bahar sermiş olanlara yer buluyordu bu tabloda. Tablo kâinatın bir duvarında asılıydı, içinde kalabalık insan karmaşası, siyahlar, beyazlar, griler, yaklaştıkça her birinin sihri ortaya çıktı, acı, sevinç tek tek ayırt edildi tablodaki insan müsveddelerinden.

Sihir böyle yayıldı tüm kâinata, ne bir gören oldu yüzünü ne de sesini duyan. Üstünde asırlardır lanet taşıyor insanoğlu, gözle görülmeyen, aynalarda kusur, tesellisi sükûn bir ibret hikâyesi. Hoş bir bela peşimize takılan, tılsımı karalı bir başka şehir hikâyesi gibi dilden dile dolaşan. Cam küskünlüğüyle başlayan, sedef rengi şişelere hapsedilen zayıf bir mevsim bereketi büyü serüveni, gözleri ama eden, sesleri sağır kılan mısrasız dizesiz bir şiir. Oysa önce rüzgârla konuşmayı bilmek, onun alfabesini, deniz melteminin saçlarını çözmek gerekir. Ne getirdiğini sormalı gelen esintiye, nedir heybesinde duran buhur, insanoğlunun gözüne yasak bu kusur. Sonra düşünmeli altın tozunun, kumun, suyun esrarını… Koku tenin sahip olduğu tek aidiyet belgesi bundan olur olmaz akla gelinmesi, özlenince önce özlenenin burunda tütmesi. Nasıl, nereden başlamalı bu hikâyeyi anlatmaya veya kimden bahsetmeli bahşedilen selamın taşıdığı dualarla.

Hikâyenin sonu meçhul, etkisi kaç vakit daha sürer veya zuhur eden lanet çözülür mü bilinmez. Peçeli bir yüzün aynalara küslüğü, unutulmuş bir dilin kulağa yabancılığı gibi sesi, sureti olmayan bir büyü. Büyüyü sedef şişelere, kendimizi bu sihre esir ettik yüzyıllardır, farkındaydık elbet kokuya meyilimizi, aldanmaya teşne nefeslerimizi. Garip bir efsun hikâyesiydi bu aslında, sudan mağrur bu serpilme hadisesi. Teselli gerekir bunca bilinmezliği üstümüzden atmaya, dostlar şimdi buhur lazım bize başka türlü alamayız efsunlu nefesten, dostlar, şimdi huzur lazım bize başka türlü arınılmaz bu nefisten.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir