Kirleniyor beyazlar

Şimdi bir kalem karalıyor bir beyazlığı, hırçınca, titreyerek… Ve bir beyaz kirleniyor, karalanıyor haşince… Siyah lekelerle doluyor bir kağıdın önce sol sonra sağ yanı, ve iki göz takip ediyor soldan sağa beyazlığın hızlı ölümünü. Elimin değdiği yerlere siyah bulaşıyor, kömür beyazı boyarken beni de karalıyor, ben karalandıkça kağıt, tekrar ve tekrar… İkimiz de koyulaşıyoruz, karanlığa daha da yaklaşıyoruz şimdi. Birilerini gömüyorum, sanki kömür kapatıyor ölülerimin, ölümlerimin üstünü, kağıdın her siyahına birini, bir anıyı, bir beyazı, bir kelimeyi gömüyorum, sustuklarımı defnediyorum, konuştuklarıma kara çalıyorum. Affedersiniz, özür dilerim diyorum, aklıma gelen ilk ölüm sonrası cümleleri, dualarımı okuyorum.
Üzgünüm, çok üzgünüm… Ölümlerin ardından nasıl olunursa öyleyim, eski mezarları taşımak gibi, karalayarak, üstünü çizerek, silmek veya yırtıp atmak yerine önceki sayfalarında karanlıklar bırakarak geçiyorum beyazlara. Bir önceki sayfaları kirleten kömürle deşiyorum yeni sayfanın dokularını, üzgünüm yine kazılıyor bir yerler, yine kirleniyor, kirleniliyor. Bir yerde, başka bir yerde başka birileri de karalıyor, biliyorum belki de ben gömülüyorum şu an başka bir beyazın derinliklerine. Hepimiz biraz ölüyüz, hepimiz her an biraz daha ölüyüz, bu yüzden bir yanımız hep karanlık ve yere düşüyor gölgelerimiz.* Bir tarafımız gömülmüş, üzülüyorum…
Yansıması olmayan bir şehirde yaşıyorum, denizi olmayan, aksini hiç görmemiş küstah bir kentin binalarına, semalarına bakıyorum her sabah. Aynayı hiç görmemiş bir kentin sokaklarındayım, kendi aksim de yalnızca gölgem oluyor böyle yansımasız şehirlerde. Başkalarının bir yanımı ezdiği, karanlığımın ayaklar altında gezdiği zamanlar oluyor, mezarlara basmak, mezarının üstüne basılması gibi bir şey. Böyle lanetli bir yürüyüş, üzülüyorum, şimdi bir yerler daha kirleniyor işte. Soldan sağa okuyorum harfleri, nasıl da yayılmış bir dokudan diğerine kasvetin ince nakışı, nasıl da bulaşmış ölüm bir mezardan diğerine. Hastalıklı bir şehir gibi, salgının yayıldığı her yer mezar, salgını taşıyan her nefes ölmeye mahkum. Hastalığımızı hatırlatır gibi yere düşen ölümlü yanımız. Oysa bir kere bakabilseydi aynaya bu şehir, bir kere ağlayabilseydi dışa vurarak, nem bir kez nüfuz etse, hastalığı bir kez terletircesine nüksetseydi, belki çare bulunabilirdi. Oysa o kendini güzel zanneden, asık suratlı bir ihtiyar, her yanı beton, her yanı devlet, her yanı kurak… Gölgesini dahi yansıtmıyor, üzülüyorum beyazlar kirlenirken bazıları hiç deniz görmeden ölüyor. Bazıları hiç aksetmeden kirleniyor… Üzülüyorum, burada başını kaldırmadan gökyüzü görünmüyor, burada bulutlar suya işlenemiyor. Üzülüyorum, bazı şehirlerde insanlar maviyi bilmeden beyazı kirletiyor.*: Edip Cansever: Aslında hepimiz biraz ölüyüz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir