Kırmızı sevdaların beton heykel sergisi

Soğuğun içime işlemesi gibi bir sızı duyuyorum. Hani bilinmez bir ağrı saplanır insanın içine, kızarır teni, ateş basar soğuktan üşümüş ellerini, burnu ağlamaktan usanmış gibi kırmızıya çalar, hani nefesin bulut olmaya daha bir hevesli salına salına gösterir gökyüzüne süzülüşünü, öyle bir soğuk sızlatan dişlerimi. Buz kesmeye başlayan, yarı yolda taşlaşan, kabuklaşıp, kalıbında betondaşan bir sınırlılık hadisesi. Elleri sıcak nefes yoksunu, kabuğu sertleşmiş, içi nasırlaşmış bir çocuğun var olma endişesi. Soğuk usul usul çarpıyor yüzüme, basit bir baş ağrısı bırakıyor değdiği şiddetlerle. Mosmor, kıpkırmızı, ateş saçan, buharlaşan, titreten, sızlatan bir üşüyüş var değindiği hüzünlerde. Soğuk usul usul hüzün bırakıyor içime, alıştığım kıyılardan çok daha uzaklara ait bir ayaz doluyor her nefesimle beraber tenimi yontan rüzgarın esişine. Bir heykeltıraş ustalığıyla şekillendiriliyor kırmızı ellerim, çatlıyor, içine kan kızıllığı doluyor. Rüzgar usta heykaltıraş, eserini kırmızıya boyuyor… Kim demiş kış beyazdır diye, kış kırmızıdır, kan kırmızısıdır, kırmızı bırakır yonttuğu tenlerde, kendi sanat eserlerinde.
Kırmızı bir üşüyüşün ardından, beyaz bir ev mahkumiyeti veriliyor eserlere ceza niyetine. Her taraf beyaz doluyor, ustamız kırmızıyı hoş göstersin diye manzarayı beyaz seçip, yerleri beyaza boyamış anlaşılan. Parlıyor her yer, evlerine mahkum oluyor sanat müsveddeleri, karın üstüne ay doğuyor, güneş yükseliyor. Beyaz silindikçe mahkumiyet siliniyor, kırmızı kış beyazın gidişiyle terk ediyor şehri. Ama heykeller çözülmüyor bir türlü, kırmızılıkları gitsede taşlaşmışlıkları hiç bozulmuyor. Sınırları her mevsim değişikliğinde biraz daha belirginleşiyor. İnsanlar gitgide taşlaşıyor, soğuklaşıyor, sertleşip nasırlaşıyor. İçlerinde var olmaya çalışan çocukluğu beton levhalarla durduruyor. Bir kere taşlaşmış beden, çözülmüyor bir daha, erimiyor, kırılıyor çok uğraşırsan. Rüzgar bildiğimiz rüzgar, soğuk bildiğimiz soğuk veya kar alıştığımız kar değil. Ufalanıyor insanoğlu, dışı çatlıyor içi ufalanıyor, dışı içini kusmaya başlıyor çatlaklardan. Çatlaklardan nefessizlik dökülüyor, çatlaklardan beyaz bir mahkumiyet yağıyor, insanoğlu taşlaştıkça içinden beton sızıyor.
İliklerime kadar üşüyorum. Bilinmez bir ağrı, kırmızı esaret başlangıçları gösteriyor kendini üzerimde, nefesim gidişini somutlaştırarak el sallıyor yükselirken. Buz kesiyorum, taşlaşıyorum. Mosmor, kıpkırmızı, ateş saçan bedenim nefessizleşip, çatlamaya, ufalanmaya başlıyor. İçine kış yaşatan ber insan gibi içimde mevsim çok ağır geçiyor. İçimde kırmızı bir kış, beyaz bir mahkumiyet taşıyorum, içim soğuk kusuyor, kar yağıyor iliklerime, damarlarım beyazlaşıyor. Kemirmeye başlanıyor henüz taşlaşmamış yanlarım; insanlığım, gülüşlerim, ağlayışlarım… İçimde mevsim kış dostlar, bu yüzden hayattan mazeretsiz izin alışlarım.
Geride heykel sergisini andıran yürüyebilen betonlar kalıyor, ağır kışın ardından. Herkes bir gün betonlaşıyor kırmızıya sevdadan…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir