Mahremiyetin kalıntısı…

Bilinmezliğe aşıktır insanoğlu, bilinmezdir insan dediğin dalda çiçek kurusu. Baharda açar dalda çiçek, baharda ürperir o dala konan kelebek. Yarım bırakırlar hikayelerini… Bir günlük bir aldanış, bir mevsimlik bir dalda kalıştır sonu üç noktalandırılan mahremiyetin kalıntısı.
Bahar sızar günün yırtıklarından, ışık sokulur yavaşça günün koynuna. Akşamın geleceğini bile bile savaşırlar karanlık denen uzun yasla. Bir anlık kaçış, bir uyanıklık anısından kalıştır matemin sızıntısı. Matem günün yamalarından içeri, sonsuzluğa uzanır gibi serilir maviliklerin üzerine. Karanlık çöker bu kırık yarım kalışın çaresiz heveslerine. Aşk geceyi yırtmak ister bir yerlerden, elinde bir makas terzi gibi biçer gecenin karanlık kumaşını. Kördür makas ancak ufak deliller bırakabilir yalnızlığının uğradığına dair. Ufak ışıklar serpiştirir geçtiği yollara, ekmek kırıntıları gibi iz sürer ardında bıraktığı ışığın yolunda. Makasından çıkan ağır darbelerin gecede bıraktığı yaralardır o ışıklar, kayan bir yıldız geceye saplanan makas darbelerinin yarıklarını oluşturur karanlığa süzülürken. Kanar gece, kanar matem, acır bir yerlerde yalnız kalan makas, içi sızlar geceyi yaralayan kör aşığın, kör makasın… Gecenin bulutları giyinmesi yaralarından utanan bir sefilin onları gizlemesinden farklı değildir. Karanlık utanç duyar ışıktan, bayılır kalır maviliklerin üstünde, ışık süpürür acemi haydutun gasp ettiği gökyüzündeki adımlarını. Bir fırça darbesiyle yok eder gibi silinir karanlık, bir karanlığın silinişi gibi fırçalanır gökyüzü. Gök bu yüzden gürler, yalan sürtünür, kavga karışır sevdanın içine. Gece kanının kızıllığını bırakarak döner geldiği haydutlar şehrine. Bir günün bilinmezliğini solur hayat, geceden kalan ağır soğuk, gecenin bıraktığı serin nefestendir oysa. Yarım kalır karanlığın matemi, yarım kalır havaya bırakılan kuru nefesi, tamamlanır bir önceki geceden kalan çığlığın sesi. Sadece gece değildir, ışığın aşkıyla, ışığın dansıyla savaşan. Ses de savaşır yarım kalmışlığın suskunluğuyla. En suskun anlarda dehlizlerde zaptedilmiştir nefesler.
Ses çeker gider böyle zamanlarda, ‘alın susuşlarınızı beni bana verin, madem anlayamıyorsunuz beni, madem artık ihtiyacınız yok bana , alın sessizliğinizi geri verin bana beni…’ der. Böyle terk eder sevgiler insanları, diller böyle lal olur, isimler böyle unutulur. Bir daha asla çıkmayacak bir nefes çınlaması, böyle vaz geçer uğultusunun sindiği duvarlardan. Ses de terketmiştir, gece de… Yarım kalmıştır sesleri bırakılanlar, gece yarım kalmıştır., sesin aşkı yarım bırakılmıştır. İnsan böyle yalnızlaşır, başkaları değildir insanı terk eden önce kendisi terk eder kendini. Önce kendi sesi gider, bir yabancınınkini ödünç almış gibi başka bir tını varolmaya başlar bildik dudaklarda, kendi gecesi çeker gider önce, başkalarının gecelerine ortak olunur böyle zamanlarda, önce kendisini yalnız bırakır insan, kendini tanıyamaz olur. Ardından başkalarına gelir sıra, ancak onlar terk etmiş sayılmazlar, çünkü artık karşılarında bir yabancı durmaktadır. Onlar terk etmezler, bir yabancının kokusunu içlerine çekerek tanımaya çalışırlar onu, sesi başkadır, gecesi gündüzü başkadır… Tek aynı kalan kokusudur ama o da yetmemeye başlar. Diğerler terk etmez yabancıyı , terk edenden geriye kalan kokuyla yetinemezler sadece. Zaman geçip kokuya duyarsızlaştıklarında ise tanıdıklarından eser kalmamıştır.Onlar terk etmezler, sadece giderler. İnsan böyle yalnızlaşır, ayrıldım der, sesimden, gecemden, mevsimimden, dalımda kurudum der. Dalımdan bile düşemedim, bir kelebeğe dert yandım, o da tanıyamadı beni. Bir gün sürdü tamamlanmamız, o benden önce düştü daldan, ben asılı kaldım. İntihar eder gibi asıldım kaldım, bir urgan yükü vermeye başlamıştı kollarım, ama bırakamadım yarımlığımı. Kendimden olmayan kollarla, seslerle devam ettim yalnızlaşmaya…
Böyle yarım kaldım… Anladım ki terk etmek diye bir şey yokmuş, ömür yetmezmiş, izin vermezmiş tamamlanmaya, dalda kurumak en hazin ölüm şekliymiş, çiçeğin intiharıymış; dar ağacında asılı kalan bedenler gibi onun da kolları urgan edilirmiş boynuna… Kelebekten yar olmazmış, insanoğlu yalnız doğarmış, doğanın gereğiymiş yalnızlaşmak, yalın-ızlaşmak. Özelliklerini yitirirmiş insan, yalınlaşırmış. Kendi olmaktan çıkınca sıra kendinden vazgeçmeye gelirmiş, kolları tutunmayı bırakır, yaprakları nefes almak istemezmiş. Anılar kalırmış geriye, yalnızlık sızarmış derinliklerine… Gece vücuduna değen makasın soğukluğunu bırakırmış havaya, yaralarının kanı yuvalanırmış gökyüzünün gündüz ateşine, yırtılırmış kumaşı ışık sızarmış hanelerine. Bir günlük aldanış, bir mevsimlik dalda kalışmış sonu üç noktalandırılan mahremiyetin kalıntısı. Bir anlık kaçış, bir uyanıklık anısından kalışmış matemin sızıntısı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir