Saatiniz kaç? Kitabın adı ne? Fotoğrafta kaç kişi var?

Adını çoktan unuttuğum şehir manzaraları geliyor bazen hatırıma, çok uzak yollar, dönmenin uzun uzadıya anlatıldığı, imkânsız hikayelerin dillerde destanlaştığı isimsiz şehirler. Serin caddeleri olan, duvarlarında tanıdık isimler yazan: kiminin sıvası, kiminin camı parçalanmış yaşlı evler… Susmaktan yorulmuş, yılların daimi seyircisi duvarlar, bir yanı yosunlu bir tarafı alabildiğine sarmaşık sınırlar, kimi mavi kimi beyaz boyalı… Evin içine girer girmez tanınan kokular, duvarların üzerinde sıra sıra resimler, bir aile fotoğrafı, bir ailesizlik yansıması ve aynı odanın birinin köşesine yerleştirilmiş akis yanılsaması. İçinde hayatının serim bölümünü yaşamamış belki de hiç yaşamayacak sakin insan suretleri, içinde kendini bulamamış insanların sahte varoluşları. Eskilerden yadigar kitaplar, eskiye rağbetin bıraktığı hatır sermayesinden harcayan kapağı siyah, cildi tozlu miraslar dizilmiş kitaplıkta.
Böyle evlerde hep garip hikayeler gelir insanların aklına, sıradan bir yaşanmışlık yakıştırılamaz böyle evlerin duvarlarına. Saat başı zil çalan büyük duvar saatleri, bayram sofralarına hazır büyük yemek masaları olmazsa olmazıdır böylelerinin. Mecburiyetten, mevcudiyetten kilitlenmiş kapılar, her biri ayrı bir bahçeye uzanan geniş koridorlar da düşüverir insan dediğinin aklına. Herkes ayrı bir duvar örer kendi hikayesindeki korku şatosuna, kimine göre sıcak aile yuvasına… Sıradan da olsa yaşadıkları, hiçbir satırına uymaz hayallerinin mısraları, noktası uysa virgülü farklıdır hayallerde yazanların. Yani insanoğlu çözümünü beğense düğümünü bozar elindeki uzun ince urganın… Duvarın kenarında duran, bahsettiğim aynayı hatırlarsınız şimdi o aynaya bakıyorsunuz gördüğünüz bir yanılsamadan ibaret. Ne göründüğü kadar mutludur aslında ev ahalisi, ne bahçelerindeki gül sayısı aynıdır ne de duvarlarındaki resim. Aynanın hemen yanındaki camı aralayın şimdi, benim zihnimdeki manzara uzun bir yoldan ibaret, sizinki başta çok farklı belirdi eminim, dedim ya aynada ki suretlerimiz de farklı, aks-i nasıl aynı olsun aslı farklı olanların.
Yolun ucunda inceden bir selvi, rüzgar usulca sığınıyor her dalın yaprağına, isimsiz şehrimizin benzersiz manzarası ince bir yağmurla kesiliyor. İçeri atılan adımlar duvardaki aile fotoğraflarıyla yüz yüze gelmemize neden oluyor. Kaç kişi var sizin resminizde? Sayı belirtmedim başından beri, bendeki sır kalsın ancak eminim bu satırlardan onlarca farklı sayı geçeceğine. Yavaş yavaş çıkalım istiyorum evden, her odadan çıkışta mecburiyetten değil, bir daha ki misafir düşlerinizi görmesin diye yani mevcudiyetten kilitleyelim kapıları. Son kapının da anahtarı çevrilince, dönüp çalan saate gözünüz ilişsin, saatin kaç olduğu size kalsın, benim ki de sır ve eminim bu satırlarda dolaşacak onlarca gözün akrebi sizin yelkovanınızdan çok ayrı koşacak. Ağır kapı kapanırken, eve dışarıdan bir göz atalım, demin yağmur giren pencereyi kapattınız mı, insanlar özellikle yağmur giren pencereleri aralarlar hayatlarında, ıslanmak pahasına, emin olamıyorum. Yüzümüzü selviye dönüp yol almaya başlıyoruz, uzunca bir yol, yol uzunluğunda bir cadde, yüzleri birbirine dönük evler sıralanmış cadde uzunluğuna. Son anda çantanıza attığınız kitap değiyor elinize yürürken, siyah ciltli, şu tozlu olanlardan, hani kitaplığa ellerinizle dizmiştiniz, ilk sayfasına bakıyorsunuz. Adını sorumuyorum, biliyorum hepiniz farklı bir isim görüyorsunuz.
Kitaptan başınızı kaldırdığınız anda şehirden oldukça uzaklaştığınızı anlıyorsunuz, yürüyüşünüze ritim tutan anahtarların ısrarıyla dönüp son kez şehre bakıyorsunuz. Islak bir cadde var uzakta, penceresi açık mı kapalı mı emin olamadığım bir ev, hafiften bir saat sesi geliyor: saatin kaç olduğunu hemen anlıyorsunuz, selvinin yalnızca dalları görünüyor bu uzaklıktan. Kendi yarattığınız şehrinizden kendi yarattığınız yaşanmışlıklarla ayrılıyorsunuz, kimi için aile yuvası, kimi için korku şatosu olan o evden… Geride bıraktığınız hayallerinize el sallıyorsunuz, bir daha kimsenin hatta sizin bile aynı hayali kuramayacağınızı bilmenin dönülmezliğiyle sonsuza kadar terk ediyorsunuz bir saat önceki sizi. Ufak cümlecikler geliyor dilinizin ucuna, bir daha gelmek umuduyla diyorsunuz, umutla…
Not: Merak ettiğim ise resminizdeki kişilerin sayısı, saatin kadranı ve elinizde duran siyah ciltli kitabın adı, bir de pencerenizden yağmur giriyor mu gerçekten?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir