Yüzü yoktu, ayak sesi de…

Üzerine huzurun ağırlığı, kabahatli gibi içine sinmiş bir mahkumiyetin mahmurluğu çökmüş bekliyordu. Uykusu gelmiyordu bir türlü, silinmez zannettiklerinin yok oluşlarını izlemişti şimdiye dek, hiçbir şeye güveni kalmamıştı., kendine bile. Unutulmayı soruyordu kendine, nasıldı silinmek, yok olmak, unutulmuş farz edilip aklın ulaşılamayacak bir köşesine fırlatılmak? Eski bir tavan arası macerasını eski bir eşya olarak yaşamak, anımsamak? Eskimeyi sevmeliydi oysa, eskimişti, eksilmişti biraz hayattan. ‘Eskilik unutmanın makyajı olamaz diyordu, sadece eskiler unutulmaz, yaşı geçmiş alışkanlıklar eskilik kisvesi altında unutmaya renk katıp, unutmayı gerekli kılamaz.’ Üzerindeki huzur gitgide hafiflemeye başladı, sıkıntı doğuyordu içine, kabahatini anlamadan düşünüyordu. Kendini engelleyecek başka bir cismin kendiyle arasına girmesi mecburiyettendi, Geçmişini aldı kendiyle arasına. Kendine uzak olmak zorundaydı, yoksa var olamazdı düşünceleri.
Niteliksizdi, ne mutlu, ne mutsuz, ne yoğun ne saf, ne adil ne taraf, ne karanlık ne aydınlık… Buydu kendini kendinden sıyıran her seferinin sonu, kendini kendinde unutan her sefilin kendini hatırlama korkusu. İçinde anılarını yontan bir marangoz, dışında tozlarını süpüren bir hayat… Geçmişiyle savaşıyordu. Bize geçmişinden kalanları anlatıyordu. Yüzünün arkası hayal kapısı, tavan arasıydı.Tozlu eskilerini çıkarıyordu bir bir. Üzerinde huzurdan eser kalmamıştı. Yeniden tanıyordu kendini, takvimleri yırtmak, saatleri kırmak istiyordu, zamanı durdurmalıydı, bu kadar yıkıntıyı sığdıramıyordu zamana, bir boşluk olmalıydı zaman denen camdan duvarlarının arasında. Geçmişiyle yüzleşiyordu, anlamıştı kendine bu kadar yabancılaşmasının nedenini. Tüm istedikleri gerçek olmuştu hayatta, hayal kırıklıklarına yer yoktu hayatında. Anladı huzursuzluğunun nedenini: Dualarına kendini koymayı unutmuştu, ideal hayatları düşlemişti hep, hiç yaram olmasın demişti bir keresinde; oysa kanamanın da bir anlamı vardı. Hiç ağlamamayı istemişti, ağlamadı da, oysa ağlamak kederlerinden arındırırdı yüzünü, hiç düşmanı olmasın istemişti, dostu da olmamıştı… İyi bir hayat istemişti, hayallerindeki her nesne var olmuştu ama cümleleri öznesizdi artık, kendini ideal hayatının içinde kaybetmişti. Dualarına kendini koymayı, hayallerinde kendini bulmayı unutmuştu.
Bu değil miydi zaten en büyük hayal kırıklığı: bütün düşleri üzerine yıkılmıştı, hayatının enkazı altında kalmıştı. Neler bırakmıştı geride, neler bulmuştu geçmişinde, neler unutmuştu… ‘Bazen gözyaşı da gerekli’ dedi usulca, ‘ağlamalı insan zamanı gelince kusursuzca. Bağıra çağıra ağlamalı, yaşlara boğulmalı yüzü, kanamalı insan, acı da duymalı kendince. Yana yana susmalı, acısını özü gibi yutkunmalı, kana karışmalı acısı. İçi zehir de görmeli insanın, küçük kırıklıklar da olmalı hayallerinde, duvarları çatlamalı camdan evinin, canı yanmalı, katlanması ne kadar zor olursa aldanması da o kadar zor olur’ dedi. İlk kez aldanmıştı.
Bitiş cümlelerini kuruyordu, kendini zamanın kollarına asmış hayata sesleniyordu avaz avaz: ‘Durdurun saatleri. Tutun zamanın kollarından; durdurun saatleri. Ucuna asılmış hayalleri kaldırın, alın zamanın kollarında uyuyan cesetleri, zamana mahkum olmuş ölü esirlerinizi. Kaldırın saatleri duvarlardan, zamansız bırakın beni, zamanı çalın benden. Bir ölünün mezarının çalınması gibi, zamanı alın benden… Toz yüklü hayatlarınız size kalsın, ışık eksiği pencereleriniz, küf kokan sevgileriniz sizin olsun. Zaman birikmiş dudaklarınızın, gözlerinizin kenarlarını, şakaklarınızda birikmiş, zamanın ak yüzü sürülmüş saçlarınızı uzak tutun benden. Bakışlarınıza zaman sinmiş, koyulmuş tüm siyahlarınız. İçinize sinmiş, soyulmuş gençliğiniz derinizden. Avuçlarınızda zaman birikmiş tutmayın ellerimden. Zaman birikmiş duvarlarınızda, söküp atın, kazıyın, alın duvarlardan saatlerinizi, zaman aksın, bırakın biriken izleri…’Böyle iç çekti, aldı eline ceketini yürüdü sokakta sessizce, ayak sesi bile yoktu artık. Geçmişini almış yürüyen bir adamdı sadece, kimse tanımıyordu onu, yüzü de yoktu artık. Ancak ölümle yüzleşebilirdi geçmişiyle. Ölümü göze almıştı zaten.Avuçlarında taşıdığı hüznü kokladı son kez. Hesabını vermişti işte, naralar atmıştı yeryüzüne. Gölgesini de gömmüştü öznesiz hayatına. Usul usul yürüdü sokak boyunca, aldı ceketini, geçmişini yüklenmişti, ağır ağır attı adımlarını. Onun yüzü yoktu, ayak sesi de… Bir adamın ölümüne şahit odunuz, yüzsüz, adımsın, adsız bir adamın ölümüne…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir