Yüzün nadaslık yanı

Karanlıkta yürüyordu, yalnızdı, düşünmüyordu, konuşmuyordu, kimse konuşmuyordu o sırada, herkes susuyordu. Hep bir ağızdan konuşmak kadar hep beraber susmak da yoruyordu kulaklarını, bir an ürperdi, nedeni bu sükûnet olmalıydı. Rüzgar ağır ağır sıyrılıyordu saçlarının derin kavşaklarından. Uzun pardösüsü ağır bir kapının gıcırtısını taşıyordu sanki her kıpırdanışında, avuçlarında uyuşuk bir karıncalanma, yüzünde yakıcı bir acı hissediyordu. Var olmanın acısıydı bu, varlığının gece ayazına aidiyetsizliğinin kanıtıydı, ademoğluydu eninde sonunda ne diğerlerinden bir parça az ne bir okka fazla… Yüzünde belli belirsiz kırışıklıklar oluşmaya başlamıştı, elini yüzüne değdirdiğinde yüzündeki kıvrımları fark etti. İlk defa yaşlandığını hissediyordu, eskimek bu olsa gerek dedi. Hep bir ağızdan sustular, o, sokak, yüzündeki izler, hepsi sustular… Cevapsız bir soru yığınıydı şimdi kafasının içinde dönüp duranlar, düşünüyordu artık, sessizce, içinden, çekinerek, bir sonraki yaşını gücendirmekten tedirgin olarak ah ediyordu yüzüne hat açan her bir olaya, her kadına…
Kadınlar… Yüzünün eskimiş yanıydı onlar, nefesine rüzgar değse ağlayacaktı. Biliyordu boğazında düğümün gelecek vaatlerini, gözyaşı sunuyordu birkaç dakika sonrası için, nefesini tuttu. Rüzgar için okkalı bir küfür savurdu, konuştu… Sesine değen rüzgar boşaltıverdi boğazındaki tüm yığını, küfür saçıldı dört bir yana. Ayakkabısının ucuna bir damla yaş düştü, yeni boyamıştım diye düşündü, amaçsızca ayaklarına baktı. Ucu ıslaktı burnunun, göz pınarlarının, ayakkabısının… Rüzgar daha başka vuruyordu nemli tenine; adımlarını sıklaştırdı. Kendi yağmurundan kaçıyordu, üzerinde bulutlarla yürüyordu yolda, ilk kez yaşlılığını o akşam düşünmüştü. 60 yaşını geçirdi aklından, yanında olacak kişileri, yanında olacağı kişileri… Ayakkabısını boyayacak biri olacak mıydı mesela veya eve geldiğinde nerde kaldın diye soracak mıydı bir ses, kavga edecek miydi biriyle? Kendimle kavga edeceğim dedi, ayakkabılarımı kendim kirletecek kendim boyayacağım… Merdivenlerden çıkmaya başladı, karanlıktı basamaklar, sendeledi daha ikinci yükseklikte. Bir küfür daha savurdu geceye, utandı sonra, sevmezdi küfretmeyi, kaç yıldır ağzına almamıştı bu lafları. Sonra kaç yıl olduğunu düşündü, bir küfür daha çıktı soluğundan, yaşlanıyordu işte…
Ayakkabılarını dolaba yerleştirdi, giysilerini tek tek astı askılara. Şapkasını sandalyenin koluna iliştirdi, üzgündü, üşümüştü. Eli istemsizce yüzüne gitti, kurumuştu, rüzgardan, ıslaklıktan… Odada bulduğu mavi battaniyeyi ayakucuna koydu, battaniyenin mazisini düşündü, anılarında biriken insanları, mavi rengi, battaniyeleri… Yalanlarını, kadınlarını, sebeplerini, sebep olduklarını, o gece de uyuyamayacaktı işte. Uyuyamadığı geceleri yad etti bir bir, uyumama sebeplerini, uyku demlerini, boğazındaki düğümü çözecek bir rüzgar yoktu ama o yine de ağladı. Yaşlanıyordu, aynaya batı, artık yaşlar da belli hatlar üzerinde süzülüyordu, yüzünde nadasa bırakılmış yerleri fark etti, kuru yerleri… Bir hışımla dağıttı yüzünün eskimiş topraklarını.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir