Hayattan Korkanların Hikayesi: Masumlar Apartmanı

Follow me

Salı akşamı ekrana merhaba diyen TRT1’in yeni dizisi Masumlar Apartmanı, dikkatleri tanıtımlarıyla üstüne çekmişti. Tamamen naylonlarla kaplanmış bir salonda oturan ana karakterlerin olduğu billboardlar sokakları doldururken ekrana gelecek hikaye de merak uyandırdı. Elbette oluşan merak duygusunda eser sahibinin; İstanbullu Gelin, Kırmızı Oda, Doğduğun Ev Kaderindir gibi dizilerin uyarlandığı kitapların da yazarı olan Gülseren Budayıcıoğlu olmasının etkisi vardı. Neticede dizi, ilk bölümüyle beklentilere tam da bu noktadan yanıt verdi. Her ne kadar temposu düşük olsa da ekrana getirdiği derinlikli karakterlerle şimdiden fark yarattı. Dizi üstüne bir yazı kaleme almak için yazmaya koyulduğumda bu yazının spoiler vermeden yazılamayacağına emin olarak başladım not düşmeye, bu nedenle alt satırlara geçmeden önce spoiler içerdiği uyarısını yapmayı borç biliyorum.

Masumlar Apartmanı Dizisi

Evin Odalarından Naftalin Kokusu Geliyor

Masumlar Apartmanı dizisi için söylenebilecek çok şey var. Dizi öylesine dünyadan sterilize edilmiş bir aileyi anlatıyor ki, odalardan, mobilyalardan hatta karakterlerden bile naftalin kokusu geliyor. Kesif, burnun direğini sızlatan, rahatsız edici bir koku… Dokunulmamış, sandıklarda sararmış çeyizler gibi birçoğu. Dizi, beraber yaşayan baba ve çocuklardan oluşan ailenin ekseninde dönüyor. Safiye, Han, Gülben, Neriman adlı dört kardeşin babalarıyla yaşadığı daire, zamanın bir yerinde takılıp kalmış bir plak gibi boşa dönüp duruyor. Dönüp duran cızırtılı bir sesin rahatsızlığını hissettiren bu aile hayatının yeni misafirleri ise dedesi ve kardeşi ile beraber yaşayan İnci oluyor. Tesadüf eseri yolları kesişen Han ve İnci birbirine mıknatıs gibi çekilirken, hayatın onları aynı apartmana getireceğinden habersizler elbette. Kaderin cilvesi bu ya, bozuk plak gibi yaşanan hayatın ortasına düşen bu yeni karakterimiz (İnci) radyoda çalışıyor. Dizinin İnci’si Farah Zeynep Abdullah, Masumlar Apartmanı başlamadan önce verdiği röportajda dizinin “iyileşme hikayesi” olduğunu vurguluyordu. İlk bakışta iyileşmeye ihtiyacı olanların temizlik obsesyonu bulunan Safiye ve kardeşi Gülben olduğu sanılsa da dizideki her karakter kendi sorununu bir madalya gibi üzerinde taşıyor.

Masumlar Apartmanı Dizi Yazısı

Han, Sallanan Oyuncak Gibi… Hareket Ettiğini Sanıyor ama Yerinde Sayıyor

Gerçek hayattan uyarlanan hikayede karakterlere gelmeden önce semboller üzerinden biraz ilerlemek istiyorum. Bir apartmanın merkeze alındığı dizide, hayatların birbirine asma bir merdivenle eğreti bir biçime eklemlendiği aşikar. Apartman kentleşme tarihimizde büyük bir modernleşme adımı öyle değil mi? Soba etrafında toplanılan, tek odada oturulan evlerden, kaloriferli apartman dairelerine terfi eden aileler, aslında yeni bir iletişim türü doğurur. Odaların kapıları kapatılır, herkes özel alanına çekilir, bir arada olma ve hayatın iç içeliği saatlerle sınırlanır. Herkes bireyselleşir, aynı ailede farklı fikirlerin çıkma olasılığı artar, insanlar birbirinden yavaş yavaş habersizleşir. Masumlar Apartmanı, tahayyül edilen klasik düzenin defolu bir versiyonunu sunuyor. Ailenin tek erkek çocuğu Han (Biran Sokullu) kardeşleri ve babasının yaşadığı evin üst katında bir dairede otursa da, hiç kapanmayan bir kapı, iki daire arasındaki asma kat, hayatının tam ortasında duruyor. Alt katta, temizlik obsesyonu olan kız kardeşler, hasta bir baba ve astım hastası ergen bir kız kardeş Han’ın bir türlü bırakamadığı prangaları gibi diziliyor. Apartman veya aile dediğime bakmayın yani, ne apartman hayatı bildiğiniz hayat, ne aile bildiğiniz gibi ne de iletişimleri… Genç adamın odasındaki oyuncak at, adeta Han’ın hareket etmeye çalışıp bir yere gidememesini anlatıyor. Pasif bir baba, baskın hayalet bir anne, annesinin rolünü almaya çalışan bir abla, dört bir yanından çekiştirilen ve kendine ancak yurt dışına giderek bir kimlik edinebilmiş bir oğlan çocuğu… Han’ı ailenin denge unsuru olarak görmek mümkün. Bütün enerjisini işe kanalize ederek kendini hayatı düşünmekten alıkoyan, korkaklardan biri o da… Yurt dışında gününü gün etmiş, ancak döndüğünde yine kendini mahkum olduğu hayatın zincirlerine dolamış biri. Karşısına aşk çıkınca hatırlıyor ağır yüklerini ve “tımarhaneye gelin mi getireceğim” diye kendini ketliyor, hatasını anladığındaysa İnci çoktan gitmiş oluyor. Ailede duygularına karşı engel koyan tek kişi o değil.

Masumlar Apartmanı Hastalığı Ne?

Bastırılmış Kadınlık, Kırılgan Kadınlar

Yıllar önce, ailesinde temizlik obsesyonu olan bir arkadaşım obsesyonun da artık ailelerinden biri olduğunu, o ailenin bir üyesi olduğunu söylemişti. Onlardan biriydi… Bu dizide de öyle, Safiye ile can bulan ve belli ki kardeşi Gülben ile paylaşılan patoloji yalnızca temizlikle sınırlı değil. İstifçilik de baş gösteriyor tabii… Çöpler üst katta biriktiriliyor. Problemlerin rastgele ortaya çıkmadığı aşikar. Temizlik obsesyonunun genellikle kendini temizlenememiş hissetmeye ilişkilendirildiğini, istifçiliğin de kaybetme korkusu ile ortaya çıktığını biliyoruz. O kadar yoğun bir kaybetme korkusu ki, her şeyin saklanması ihtiyacı… Kırılganlığa bakar mısınız? Çöpü bile saklamak, her şeyi bir sır haline getirerek istiflemek. Safiye’nin genç bir kadın olması ama cinsiyetsiz gibi yaşaması hatta kadınlığını cezalandırması da sakladığı sırlardan biri. Bastırılmış kadınlık kimliği, belli ki bizi Safiye’nin ilk aşkına, belki ilk hoşlanmasına veya kadın bedenine ulaştığı ilk zamanların travmalarına götürecek. Travmanın başrolünde annesinin olduğu, ilk bölüm flashbacklerinden anlaşıldı. Dizinin “kötü karakteri” olarak çatışmanın orta yerine çöreklenmiş olan Safiye’nin hayatta hep kurban rolüyle kendini perdelemesi de bundan aslında. Görülen o ki kimsenin duygularını yaşamasına izin yok ailede. Safiye’de sadece öfke, kaygı ve korku görüyoruz. İletişim dili, duygu repertuvarı bunlarla sınırlı. Sayife’nin siyah ve beyaz dışında bir rengi yok, iyi ve kötü dışında bir kategorisi de… Her şey o kadar zor ki, kontrol edemediği bir yerde var olmuyor, kontrol edemediği insanlara karşı öfkeleniyor. Kırılganlığıyla kırıp dökerken, insanın içini kanatıyor. Annesinin kıyafetlerini giyerken, kardeşini de kendisi için eş pozisyonuna çekme gayretini sürdürüyor. Han’ı başka bir kadınla paylaşma fikri bile Safiye’nin çıldırma sebebi… Elbette birinci bölüm finalinde de bu çatışma kapıyı çalıveriyor. İnci, tüm mevcudiyetiyle, kadın hem de güzel bir kadın kimliğiyle, kırmızı renk bluzuyla pastel renklere boyanmış Safiye’nin kapısında bitiveriyor.

Masumlar Apartmanı Neriman

Kendine ve Bedenine Yabancılaşmış İnsancıklar

Onlara birer insan, karakter demek zoruma gitti galiba, yazarken kendimi “insancık” diye hecelerken buldum. Hakikaten öyle, dizinin Gülben’i mesela. Genç bir kadın ancak altına işiyor, odasında oyuncak bebekler dizili, ablası anne rolüyle kendini biçimlendirirken ona, eleştirel ebeveynine karşı boyun eğmek düşüyor. Bir oyunun içinde rol üstlenir gibi kendi ablasının koyduğu tüm kurallara uysa da bedeni geceleri altına işeyerek isyanını dışa vuruyor. Temizlik obsesyonu olan ablanın evinde altına işemek… Bundan daha büyük bir itaatsizlik eylemi aklınıza geliyor mu? Zaten alt ıslatma da çocuklarda anne ile ilişkiler üzerinden ele alınan bir sorun olduğundan, Gülben’in içine hapsolduğu çocuk da böyle baş kaldırıyor. Ama bunu kendi dahil henüz kimse farkında değil. Neriman da öyle, astım hastası. Kendisini kabul ettirebilmesinin, görünebilmesinin, “buradayım” demesinin tek yolu hasta olması. Nefes alamadığı bir evin içinde astım hastası olarak karşımıza çıkması da tabii ki tesadüf değil. Diziyi izlerken, karakterlerin babalarından hep “baba” diye bahsettiğini, onu iyelik ekinden yoksun bırakmalarını fark etmişsinizdir. Sahipsiz bir ebeveyn hayalet gibi hayatlarında, biri bile “Babama yemek verelim” diyemiyor, duygu, sahiplik o kadar eksik ki kimin olduğu belirsiz bir “babaya yemek verme” eylemi gerçekleşiyor. Han’ın ailesi bir girdap gibi içine çekiyor insanı. Han dahil kimse “normal” değil. Dizinin sonunda anlıyoruz ki onun da gizli bir yönü var. Daha tam görmesek de sorunların dolabın içine tıkıştırıldığı mesajını alıyoruz.

Masumlar Apartmanı Dizi Analizi

Karakterler Birbirinin Yarasını Kanatacaklar

Masumlar Apartmanı’nın esas kızı İnci de bir başka aile travmasını sırtında taşıyor. Annesinin öldüğü gün onun doğum günü, babasıyla görüşmüyor, hayır demekte zorlanıyor. Alkolik sevgilisi babasına benziyor ve İnci ondan ayrılabileceği benzemiyor… Hayatın içinden çıkıp karşımıza geçen karakter, kimseyi üzmemeye yönelik yoğun kaygısıyla, herkesi üzerek iletişim kuran Safiye’nin karşısında dikiliveriyor. Gelin görümce çatışması veya bir aşk hikayesinden fazlası bu dizi… Yaraların birbiriyle yarışacağı, sarmadan önce özenle kanatılacağı belli şimdiden. Derinlikli, merak uyandıran, sevip sevmemek arasında bırakan, insana hayatındaki birilerini anımsatan bu tip karakterleri çok seviyorum malumunuz. Masumlar Apartmanı’nı da sevdim. Dizideki ışık kullanımına, iç sesin altyazıyla ekrana geldiği anlara, yakalanan enstantanelere ayrıca bayıldığımı söylemeden geçemeyeceğim. Temposundaki ağırlık ve sahnelerindeki uzunluk zaman zaman içimi şişirse de farklı bir dizi izlemek isteyenleri bu apartmanın kapısından girmeye şahsen davet ediyorum.

Masumlar Apartmanı her Salı TRT1’de. İyi seyirler.

Yazı ilk olarak Eylül 2020’de Cine Dergi’de yayınlanmıştır.

Ölümsüzlüğü Bulan TV Efsanesi: Sıdıka

Follow me

Kenar mahallenin cam kenarında
Dünyayı taktım ben deli aklıma
Camda duran çiçeklerin arasında
Dünya düştü benim yarım aklıma
Gir içeri, kır dizini
Dön önüne kız Sıdıka
Annen görür, baban duyar
Dayak yersin kız Sıdıka

Bu sözleri okurken melodisi de beraberinde geliyorsa siz de bizdensiniz demektir… Sıdıka dizisi hakkındaki analiz yazısını okumak için tıklayın. 

Enola Holmes Yokken O Vardı: Geçmişten Bugüne Müge Anlı Dosyası…

Follow me

Hey gidi hey, Enola Holmes yokken biz Sherlock Holmes’un kız kardeşi diye ortamlarda Müge Anlı konuşurduk. Aslan yelesi sarı saçları, çipil çipil gözleri, bankacı elbiseleri ve külyutmaz tavrıyla 13 senedir katillerin, dolandırıcıların azılı belası olan Müge Anlı’yı yakından tanımak isterseniz Zaytung’taki yazımı okuyabilirsiniz.

Yazı için tıklayınız. 

Gündemden Kaçıp Mutfağa Sığınmak: Tüm Yönleriyle MasterChef

Follow me

Çok değil, bundan 10 yıl önce biri, ekranda bir yemek yarışması olacak, şefler amatörleri eleştirecek ve prime timeda haftada 6 gün insanları ekrana kilitleyecek deseydi, tüm kanallar ve yapımcılar size gülerdi. Keza 10 yıl önce yapılan ilk denemeler de hüsran oldu. Sonra, işin içine biraz bağırış çağırış, hafiften hamaset, biraz yarışmacı seçme stratejisi girdi, mucize gerçeğe dönüştü. Türkiye’de haftanın neredeyse her günü, insanlar ekran başına geçip Masterchef izliyor. Yahu, herkes mi yemek sevdalısı bu ülkede derseniz, ben size söyleyeyim o iş öyle değil.

Masterchef Türkiye hakkındaki yazımı Zaytung’ta bulabilirsiniz.

Ryan Murphy’den Bir Hollywood Rüyası: HOLLYWOOD

Follow me

Ryan Murphy imzasını izlemeye neden olarak gören benim için şaşırtıcı ve bir o kadar hoş bir seyirlikti Hollywood. Dizinin gerçek karakterlere yaptığı göndermeler, rengarenk dünyası bir yana, alt metni ve sabırlı izleyici için vadettiği duygusal evren sizi içine çekiveriyor. Hollywood’un beni en çok etkileyen yönü de bu.

Dizinin ilk üç bölümünü izleyenlerin aklında yalnızca seks sahneleri ve karikatürize karakterler kalsa şaşırmam, zira dizinin ilk bölümlerinin çoğu yatakta geçiyor ve karakterler ilk bakışta oldukça karikatürize görülüyor. Dizinin “her şeyi” olan Murphy, diğer projelerinde de gördüğümüz gibi izleyiciyi bir insanla tanıştırır gibi hikayeyle tanıştırıyor. Dışarıdan genel bir izlenim, oluşan ön yargılar, çoğu yüzeysel birçok etiket 3. bölüm sonrasında izleyiciyi karakterlerin ve hikayenin derinliklerinde duygusal bir zeminle sarsıyor. Peg’in film hikayesinin anlatıldığı Hollywood dizisi, ilk bakışta “seks seks seks” gibi görülse de, aralanan perde bizi ırk, cinsiyet ve sınıf ayrımcılığının ortasına bırakıveriyor.

Ülkesine savaşta hizmet eden ama kendisine kredi bile verilmeyen genç bir adam, hayallerinin şehrinde oyuncu olmak için çabalarken kendini bambaşka bir işte buluyor. Ahlaki yargıların, profesyonellik sorgusunun, “hayallerin için neler yapabilirsin” sorularının arasındaki ana karakter, izleyiciyi de benzer sorularla baş başa bırakıyor. Karakterleri yakından tanımaya başladığımızda ise oldukça sıra dışı görülen bu anlatının aslında bir o kadar gerçek olduğunu farkına varıyoruz.

“Adı senaryodan çıkarılmak isteyen senarist” hikayesi Amerika’dan binlerce kilometre ötede İstanbul’da, yarım yüzyıl sonra, günümüzün gerçekliğinde hala yaşanıyor örneğin. Diziyi izlerken ilk başlarda yabancılaştığınız hikayeye zaman içinde yarım bir gülüşle eşlik ediyorsunuz. İşlerin biraz abartılsa da, birçok yerde aynı dinamikle yürüdüğünü fark edip, okkalı bir küfür saçıyorsunuz ağzınızdan. Kocasının metresi ile aynı masaya oturan kadının, aldatıldığı kadını işten atacağını hanginiz beklemediniz söyleyin? Spoiler vermemek için direnerek yazıyorum ama işte bu küçük detaylarda çıkıyor dizinin özelliği. Karakterler gerçeklik diye dayatılanla değil, kendi gerçekliği ile, olduğu gibi ve tam da olması gerektiği gibi aksiyon alıyor. Alamayanlar, düzenin başka türlü görünmesi için zorladıkları ise dizi boyunca üzerlerindeki maskeyi yırtmak için çabalıyor.

Dizi, Hollywood rüyasının perde arkasını gösterdikten sonra seyirciye rönesans umudu vadediyor. Neden olmasın diyerek gülümserken, hala kendimizin başka grupların ötekisi olduğunu bilmek Hollywood’un ürettiği en büyük yalanın bu rüyanın kendisi olduğunu farkına varmanızı sağlıyor. Diziyi, Hollywood’a “tu kaka” derken, bu hayali yeniden üretmekle eleştirenlere katılmıyorum. Dizi bozduğu illüzyonun yerine bir diğerini koyarak bence tam da yapması gerekeni yapıyor. Oluşan yeni “hayal diyarı” da elbette gerçeğin dışında konumlanıyor. İkinci dünya savaşı sonrası yılların Amerikan filmlerindeki gibi dizinin de sonunda püripak görülmesi beklenen düzen, bir anlamda gerçekleşiyor. Ancak birçok ikiyüzlülüğü de içinde barındırıyor. Diziyi izleyenler fark edecektir ki, dizini sonunda dönüşen karakterler aslında sektörün temsil ettiği dünyanın da ne kadar yalan olduğunu dışa vuruyor. Bunun anlatı için bir problem değil, bilerek tercih edilen bir ironi olduğunu düşünüyorum. Dizi sona erdiğinde bu dizinin de aynı çarkların bir dişlisi olduğunu bilerek, sadece vadettiği “Hayal Diyarı” için gülümsüyorum.

Hollywood, 7 bölümden oluşan bir Netflix dizisi. Sevmeyeninin de seveni kadar çok olduğunu söyleyebileceğim yapımlardan biri. Ben Ryan Murphy’nin muzip anlatımını sevenlerden olduğum için sizlere izlemenizi gönülden tavsiye ediyorum. İzlerken kendi ön yargılarınız ilk birkaç bölümde sizi yıldırmasın. Dizinin perde arkasında başka bir şey olduğunu fark edeceksiniz. Aynen The Pose’da olduğu gibi Hollywood’da da başkalarının hikayesinin seyircisi değil, eşlikçisi olduğunuzu hissediyorsunuz.

Kıssadan hisse, Ryan Murphy’nin epik anlatımında kendinizi Hollywood’dan akışa bırakıyor ve kendi gerçeğinizin kıyısına varıyorsunuz. Çıktığınız topraklarda kendinizi Hollywood’un vadettiği rüyadan uyanmış, biraz dağınık ancak umutlu hissedebilirsiniz. Ancak sizlere yeni bir hayal vadettiği için Ryan Murphy’e teşekkür etmelisiniz. İyi seyirler…

Karantina Günleri İçin Yeni Dizi Arayanlara Netflix’ten Önerilerim Var

Follow me

Ev hapsi yaşadığımız bugünlerde her ne kadar Netflix’in en çok izlenenleri arasında salgın hastalıkları anlatan belgeseller, filmler, distopik diziler öne çıksa da, şahsen bugünlerde daha fazla gülümsemeye ve düşünmeye ihtiyacımız olduğunu düşünenlerdenim. Bu nedenle sosyal mesajı bol, gülümsemesi ondan az olmayan birkaç dizi tavsiye etmek istiyorum sizlere…

Pose

Aile olmanın ne demek olduğunu sizlere yeniden öğretecek olan Pose’un karakterleri verdikleri Aids mücadelesi ile insanoğlunun nelerin üstesinden geldiğini hatırlatıyor. 80’lerde geçen ve dönemin underground trans barlarına spotları çeviren dizi, cinselliğe biçilen tabularla dolu kılıfı, evrensel ikiyüzlülüğü samimiyetle yüzümüze vuruyor. Oldukça renkli, eğlenceli ve bir o kadar dramatik bir aile hikayesini anlatıyor. 2 sezon boyunca gözlerinizin dolduğu sahnelerden çok güldüğünüz anlar karşınıza çıkıyor. Aids mücadelesini, arkadaşlığın sıcaklığı ve ailenin kandan çok daha fazlası demek olduğunu hatırlatan diziyi listenize eklerseniz pişman olmayacağınıza eminim.

The Politician

Bir okul başkanlık seçimi yarışında gündelik yaşamın farklı hallerinin izdüşümünü görmeye hazır mısınız? Bir başkanlık yarışını anlatıyor gibi görünse de farklı karakterleri ile sizlere hayatın türlü hallerini anlatan dizide, Ryan Murphy imzası adeta ışıldıyor. Biraz kafa dağıtmak isterseniz The Politician sizi pişman etmeyecektir.

Anne With An E

Çevremdeki birçok kişinin benden çok daha önce bu diziyi keşfettiklerini söylemem gerek, romantizmden pek de anlamayan biri olarak izlemeyi sürekli ertelediğim bu işe kısa sürede hayran kaldığımı itiraf etmeliyim. 3 sezondan oluşan dizi sizlere sürükleyici ve uzun bir serüven vadediyor. Dizinin bir çocuk dizisi olduğunu ve bir Polyanna’yı anlattığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. İzlerken içinizdeki feministin mor bayraklar açacağı dizi, kadın özgürlüğünün yanı sıra toplumun farklı kesimlerinden insanların da hayat mücadelesine yer veriyor. İflah olmaz bir romantik olan Anne’in hayatına değenler arasında LBGT bireyler, siyahi işçiler, yaş baskısına maruz kalan olgun kişiler, toplumsal cinsiyet rollerine baş kaldıranlar var. Küçük bir kasabada, bir çiftlikte geçen hikaye sizleri yetim bir kızım düşlerine misafir ediyor. Dramatik bir tablo gibi görülse de, dizi her bölüm sizi gülümsetecek bolca detayla içinize bu dönemde su serpmeye aday. Özellikle kadın okurlarım, muhakkak izleyiniz…

This image released by Netflix shows Asa Butterfield, left, and Gillian Anderson in a scene from “Sex Education.” (Sam Taylor/Netflix via AP)

Sex Education

Bir lise komedisinden daha fazlasını vadeden Sex Education, jenerasyon farkını, ebeveyn – çocuk ilişkisini ve ergenliği trajikomik bir çerçevede işliyor. Eminim birçok ergenin, ebeveyninin yaptığı hataları görmesine fırsat tanıyacak… Oğlundan ayrışamayan, onun hayatını işgal eden annenin çocukta yarattığı hasar dizide tüm çıplaklığı ile görülüyor. Dizi, ülkemizde gençler tarafından neredeyse konuşulması bile utanç vesilesi olan seksi masaya yatırıyor. İzleyicilerin kendilerini tamamen yalnız hissettiği pek çok cinsel problemde, aslında sorunun dünya çağında yaygın olduğunu görmesi için fırsat sunuyor. Ayrıca soruna bakış açınızı güncelleyerek, izleyiciye tabuları sorgulatıyor. 2 sezonluk bu macerayı bir solukta takip edeceğinizden eminim. Bence biraz gülmeye ihtiyacımız var.

Love Death and Robots

Bildiğimiz dünyanın geleceğini farklı kısa hikayelerle anlatan ve hayal dünyamızı genişleten dizi her biri ortalama 15 dakikadan oluşan 16 bölüm bulunduruyor. Her sonun yeni bir başlangıç olduğunu hatırlamaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Dizi işlevini fazlasıyla yerine getiriyor.

The Good Place

İzlerken en çok güldüğüm dizilerden biriydi. 3 sezon süren durum komedisi The Good Place, daha iyi bir insan olma çabasının her zaman beklendiği gibi sonuçlandığını gösteriyor. Rengarenk bir dünyanın kapılarını açan The Good Place, alttan alta iyiliği ne demek olduğunu da sorgulatıyor.

After Life

6 bölümde hayatın anlamını sorgulatan bir kara komedi After Life. Birçoğunuz denk gelmiş olabilirsiniz, bu dönemde aklımızda bu dizinin bıraktığı soru işaretlerini takip etmenin ufuk açıcı olduğunu düşünenlerdenim. Elbette yüzünüze taşıyacağı buruk gülümsemelere de ihtiyacımız olduğunu biliyorum. Gidenlere değil bu kez arkada kalanlara kamerayı çeviren dizi, listemizde olmalı. Ancak depresyon eğiliminiz veya yakın dönemde yas hikayeniz varsa bu diziyi es geçmeniz daha iyi olabilir.

Bojack Horseman

Açıksözlü, biraz pervasız hatta patavatsız ve huysuz bir atın olaylarla dolu hayatına bakmak ister misiniz? Kendisi sıradan bir at da değil, zamanının büyük şöhretlerinden. Şimdi ise kaybettiği şöhretin gölgesini üzerinde taşıyor. Fazla spoiler vermek istemiyorum, gülmekten yanaklarınızın ağrıyacağını biliyorum. Eğer çizgi dizileri seviyorsanız Bojack Horseman tam size göre.

Son bir not… Film-kitap önerisinde bulunmak biraz da boşluğa tahammülsüzlükten. İş hayatından alışılan yarış, yerini evden her şeye yetişme maratonuna bırakıyor. Evde kaliteli vakit geçirme baskısı da stres yaratıyor, birbirimizi ve kendimizi biraz rahat bırakalım. Evden müze gezin, twitterdan konser dinleyin, bol bol kitap okuyun gibi öneriler başını almış gitmiş durumda. Elbette istiyorsanız yapın ama gerçekten ihtiyacınız olan belki de öylece durmak. Kolay zamanlardan geçmiyoruz bir durup kendimize soralım: neye ihtiyacımız var? Eğer ihtiyaçlarınızı farkındaysanız ve kendinize zaman ayırıyor ama aynı zamanda dizilerle de vakit geçirmek istiyorsanız, önerilerimi değerlendirebilirsiniz. İyi seyirler.

 

The Circle: Ya Dışındasındır Çemberin Ya Da İçinde Yer Alacaksın

Follow me

Netflix, dizileri ve iddialı filmleri kadar reality programlarıyla da izleyicilerine alternatif sunuyor malumunuz. Geçtiğimiz haftayı The Circle’ın (Çember) çemberinin içinde geçirdim. Seyirciyi adeta hipnotize eden yeni nesil bir BBG, Big Brothers formatı kendisi. Bilmeyenler için farkından ve bu farkın neden cezbedici olduğundan başlayalım dilerseniz.

Netflix The Circle Konusu

Program toplam 12 bölüm, birbirini tanımayan ve hiç görmeyen 8 kişinin bir apartmanın farklı dairelerine yerleşmesi ile başlıyor. Her ev, kameralar ve ekranlarla dolu. Kameralardan yarışmacılar izlenirken, ekran aracılığıyla da “The Circle” yarışmacılara mesaj iletiyor. Yarışmacıların her birinin “The Circle” adı verilen sistemde bir profili var ve birbirlerinin profillerini görerek mesajlaşabiliyorlar. Profilleri oylayarak fenomen oluyor ve birini çemberin dışına atıyor yani eliyorlar. Yarışmanın amacı elemelerden sağ çıkarak yarışma sonunda diğer yarışmacılardan en yüksek puanı almak, fenomen (influencer) olmak. The Circle bildiğiniz sosyal ağ… Fotoğraf paylaşıyor, ileti yazıyor, video yükleyebiliyorlar. Yarışmacıların gizli hedefi ise içlerindeki sahtekarları elemek ve gerçek profillerle, dürüstçe yarışı tamamlamak. Yarışmanın hediyesi 100.000 doları da unutmamak lazım tabii.

Netflix The Circle Konusu

Programı Çekici Kılan “Reality” Show Olması

Programın sırrı şurada, yarışmacılar profillerinde kendileri olmak zorunda değil. Yani rol yapabilirsiniz. Başkalarının fotoğrafları, sözleri ile fenomen olmak için çalışabilirsiniz. Birinden hoşlanmasanız da onunla flört ederek puan garantileyebilir, erkekken kadın rolü yaparak erkekleri tavlamaya çalışabilir veya kiloluyken manken gibi davranabilirsiniz. Yarışmacılar da öyle yaptı. Catfish yani fake hesaplar da gerçek profiller kadar çoktu. Yarışma herkesin sosyal medyada mutluluk şovu yaptığı, filtrelerle, photoshop uygulamaları ile başka birine dönüştüğü sanal dünyanın “gerçekliğini” ekrana getiriyordu. İşte onu farklı kılan ilk nokta bu…

Bir diğeri, yarışmacıların sosyal medya ağında popüler olmak için denedikleri her şeyin, düşüncelerinin hepimizin aklındakileri açığa çıkarmasıydı. Kilolu bir kadının güzel olmadığı fikri ile zayıf fotoğraflar kullanması ve sırrı ortaya çıktığında herkesin onu sahiplenmesi tüm izleyiciler için de karşılık bulan bir duyguya parmak bastı. Kim zayıf görünmek istemez ki? Hayatı dramla dolu, ailesi paramparça bir kadının seksi pozlarla oluşturduğu mutlu profilin altındaki gözyaşları ekrana geldiğinde herkes hüzünlendi, kim mutlu rolü yapmadı ki?

Bir diğer zekice yapılan hamle, neredeyse tüm kurgu anlatılarda başvurulan bir izleyici tavlama taktiği. İzleyen ile paylaşılan sır, onunla yaşayan, kendini bu gizeme ortak hisseden seyirci ve sonunda patlayan bombalar var. Örneğin bir yarışmacı erkekken, kadın profili ile diğerleriyle sohbet ediyor diyelim. Yaptığı, söylediği her şey yalan ve başka biri elendi. Elenen kişinin istediği herhangi biri ile yüz yüze tanışma fırsatı oluyor. Yani her elemenin ardından bütün fake profil sahipleri diken üstünde kapılarının çalınmasını bekliyor. Her an elenen kişi gelip onların yalanını öğrenebilir ve yüzleşebilir. Oldu da, fake profil ile kendini yakışıklı gösteren oldukça sıradan tipte ve evli bir yarışmacı, The Circle’da sürekli flört ettiği kadın ile görüşmeye gitti. Asıl bomba şu ki, kadın diye görüştüğü profil de aslında erkekti ve tahmin edebileceğiniz gibi karşılaşmada iki taraf da büyük şok yaşadı. Tabii izleyici de… Elbette catfish yani sahte profillerden finale kadar kalmayı, yakalanmamayı başaran biri de oldu. Yani bu heyecan yarışmanın sonuna kadar sürdü. Finalde herkes birbiri ile yüz yüze tanıştığında, izleyici de heyecandan yerinde duramadı.

Reality mi Show mu?

Flört ve manipülasyonla, kurulan tuzaklar ve ittifaklarla herkesin oy kapma yarışında olduğu programda elbette “gerçek?” aşk da vardı. The Circle üzerinden sürekli mesajlaşan ve birbirlerine aile acılarını bile anlatan bir çiftin eleme günü, birbirlerini ilk kez canlı gördüğünde ve ayrılmak zorunda olduğunda tutkuyla birbirlerini öpmesi programdaki sanal dünyanın gerçek olduğunu ispat etmek istercesine yerleştirilmişti.

Bu gerçeklik ispatı programın formatının temelinde zaten. İzlediğiniz her yarışmacının ikiyüzlülüğünü bariz görüyor ve “nasıl kandırıyor” diye haz alıyorsunuz izlerken. Tuhaf bir katarsis ile sanal gerçekliğin kendi içindeki “gerçeküstü gerçekliğine” inanıyorsunuz. Reality Show furyasının günümüzün en büyük soru işaretine parmak bastığı formatın bu kadar tutmasının da sebebi bu.

Güzellik standartlarının, flört kaidelerinin, ideal hayat ve mutluluk algısının, sosyal medyanın sahteliğinin net bir dışavurumu program. Aslına bakarsanız baştan sonra izleyicinin ikiyüzlülüğüne tutulan dev bir ayna, belki de “Black Mirror” demeliyim. O ayna izleyiciye temelde net bir soru yöneltiyor “sen gerçek misin?” Yanıtınız evet olabilir, peşinden alt metinlerde gizli olan ikinci bir soru geliyor “Sanal bir dünyada ne kadar “gerçek” olabilirsin?” Çemberin dışında mısın, yoksa içinde mi? Meşhur şarkının dediği gibi “Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın. Kendin içindeyken kafan dışındaysa, çaresi yok kardeşim… Her akşam böyle içip, kederlenip mutsuz olacaksın.”

Siz de bu yeni nesil reality show’u Netflix’te izleyebilirsiniz. Yeniden hatırlatayım adı The Circle. İngiliz versiyonunu ise Youtube’da bulabilirsiniz. İyi seyirler.

 

Yazı Şubat 2020’de Cine Dergi için yazılmıştır.

 

Artık Bizim de Bir Breaking Bad’imiz Var: Babil

Follow me

Babil dizisi önce cast’ı, sonra hikayesi ile ilgi uyandırdı, yayın günü de binlerce izleyiciyi ekrana kilitledi. Alışık olduğumuz pek çok kodu yeniden işlerken, yerli dizilerde alışkın olmadığımız bazı vurgularla da fark yaratıyordu. İzlerken “tam bir AB dizisi” yorumlarımıza mazhar olan Babil, şaşırtmadı. İlk bölümü ile AB ve ABC1 gruplarında reyting listelerinde birincilik tahtını aldı. Sosyal medyada da tabiri caizse yer yerinden oynadı. La Casa de Papel’in ülkemizde çok izlenmiş olmasının nedeni neyse, Breaking Bad neden bir neslin hayata bakışını derinden etkilemişse Babil’de o nedenle yayınlandığı anlarda Trend Topic oldu. Gelin biraz daha yakından bakalım.

Sıradan İnsanların Devrimi

Güçlü, her zorluğun üstesinden gelen, yakışıklı, seksi ve asla yenilmeyen kahramanlar ekranda yerini “normal” karakterlere bırakıyor. Düzene, düzenin getirdiklerine ve toplumsal normlara karşı meşru bir gerekçe ile başkaldıran ve bir antikahramana dönüşen karakterler, izleyiciye “senin gibiyim” derken bir yandan da cesareti ile “senden farklıyım” mesajı veriyor. Kaçan fırsatlar, pişmanlıklar, ahlaklı ve doğru yolda olmanın yorgunluğu ile İrfan’ın karşısına dikiliveriyor. Sıradan insanların sıradan hayatlarının duvarlarını yıkmasını anlatan dizi, politik alt metniyle de ilgi çekiyor. Kararlar ile bir gecede mesleğini, parasını, ulaşım özgürlüğünü kaybedenler. Devalüasyon kelimesine aşina olanlar, enflasyon canavarı ile verdiği savaşta yenik düşenler İrfan’ın hikayesinde kendini buluyor. Bu da ülkenin yarısından fazlası demek. Her ailede bir iflas geçmişinin, yokluk hikayesinin ve dolandırılma macerasının bulunduğu ülkemizde, tam da ekonomik dar boğazın içinde olunan bu günlerde, tek gecede hayatı değişen İrfan’ı anlamamız zor değil. Herkesin nasıl para yetiştireceğini, nereden para bulacağını, ay sonunu nasıl getireceğini düşündüğü günümüzde, kötü yollara girmeye cesaret bulamayan sıradan insanlar için İrfan’ın savaşı izlemeye değer. Zira o başarırsa onun gibilerin zafer bayrağını asacak. Düzgün insanlardan kalan o son nefer hızla çamura bulanırken, kötü şeyler yapan herkes kötü mü olur onu sorgulatacak.

Beyazyakalının Kravatlı İsyanları

Bataklıkta attığı her adımda vicdan azabıyla yol alacak olan İrfan, kırılmaları, doğru yoldan çıkışı ile Breaking Bad’in yol arkadaşı. Walter White’ın kimya öğretmeninden uyuşturucu baronuna dönüşmesi nasıl hem bir başarı hem de kaybediş hikayesiyse belli ki İrfan’ınki de öyle olacak. İzleyici kendine şu soruyu soracak: “Ben olsam ne yapardım?” Çocuğu için yıllar önce “ahlaksız teklif”i kabul eden Binbir Gece’deki Şehrazat gibi, İrfan’ın hikayesi de aslında bir ahlak muhakemesi. Ahlaksızlık hangisi; paranın dürüstlük yoksunu işlerle, kişilerce ancak elde edilebilmesi mi, yoksa bu düzeni kabul edip dürüst ve sessiz kalınması mı? Ahlaksızlık hangisi? Asıl sorun dürüst bir adamın suça bulaşması mı, yoksa dürüst olan çoğunluğun elini kirletmekten çekindiği için bu adaletsizliğin de sürüp gitmesi mi?

İrfan’ın Sosyal Anatomisi

Breaking Bad’in Amerika’da yarattığı en büyük tartışma suçun kimliği üzerineydi. Beyaz, orta sınıf, eğitimli bir aile babasının suç baronu haline gelmesinin mümkünlüğü üzerine yüzlerce makale bulabilirsiniz ve elbette neden sıradan insanların bu diziden aldıkları haz ile yetindikleri üzerine de… Sonunda izleyici analizleri gelip şuna dayanıyordu, Walter White bir baron olduğunda, zenginleştiğinde, güçlendiğinde de mutlu olmadı ki… Breaking Bad bize şunu sordu, aynı Babil’in de soracağı gibi güç elimizde, yapabiliriz. Hepimizin elleri çamura bulaşabilir, peki buna değer mi? Biz de kötü olabiliriz, peki olmalı mıyız? Kötülüğün her zaman arka sokaklarda olmadığını, yan dairemizde, sokağımızda, o çok katlı plazalarımızda yuvalandığını hatırlatan, hatta kendi bedenimizde taşıdığımızı anımsatan bir güç hikayesi. Sınanmadığı günahın masumluğu ile övünen beyazyakalının isyanının da kravatlı ama afili olacağının delili… Elbette kravatın ve takım elbisenin hırsızlığın günahını örtmeye yetmediğinin de delili. Babil’de İrfan Saygun karakterinin anatomisini biraz incelemek istiyorum. Hırsız denildiğinde akla ilk gelen tipten ne kadar uzak olduğunu… İstanbul’da, suçun başkentinde yaşamıyor. Kocaeli’de sıradan biri. Bekar bir suç makinesi değil, evli ve çocuk sahibi, sicili temiz. Eğitimsiz değil, Darüşafaka lisesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi mezunu, Boğaziçi’nde master yapmış, doktora için yurt dışına gitmiş bir ekonomi hocası. Ahlaksız değil, aksine doğru yolculuğu ile ünlü. Suçun atfedilmeye çalışılacağı bir memleketi de yok, çocukluğu şehir şehir gezerek geçmiş. Kendini Türkiyeli olarak tanımlıyor. Sokaktaki 10 kişiyi çevirip bu adamı anlatsak, 10 tanesi de çocuğunu bile emanet eder. Değil mi? Peki bu adam milyonlarca dolar dolandırmışsa? Biraz önceki muhakemeye dönmek gerekiyor, ahlaksızlık hangisi, suçlu kim? Bu adamı suça iten düzen mi, yoksa adamın kendisi mi?

Ahlaksızlık Hangisi?

La Casa De Papel de bize bunu anlatıyordu. Düzene isyan eden ve namı “profesör” olan düzgün bir adam bir çete oluşturuyor ve halka hak ettiğini geri veriyordu. Gökyüzünden zeplinle para yağdırması, halkın soyguna arka çıkması, suçun, suçlunun kim olduğunun karışması ve izleyicinin kendini bir hırsıza taraf bulmasını. Tesadüf mü? Değil… Haftanın 6 günü çalışmak zorunda kalan, sadece Pazar günü dinlenebilen ve toplum tarafından onaylanmış aşkıyla bebeğinin bez parasını hesaplamak zorunda kalan bugünün 30’lu yaşlarındaki kimseler, bugün alım gücünü elinde bulunduranlar. Televizyonda çıkan o reklamlar hep onlar için, bizim için. Çark bizim paramızla dönüyor. Peki, ailelerimizin büyük adam olmak dediği bu muydu gerçekten? Babil de, Breaking Bad de, La Casa De Papel de aynı ahlak muhakemesinde ve izleyici de bu tartışmanın bir tarafı artık. Soruyor: ahlaksızlık hangisi? Bu yüzden Babil gelecek vadediyor, hatta TV ile küsmüş izleyiciyi bile geri getirebilme potansiyeli var. Bekleyelim ve görelim.

Babil, Cuma akşamları Star TV’de.

 

Yazı Ocak 2020’de Cine Dergi için kaleme alınmıştır.

Ekranların Beyaz Önlüklü Prensleri/Prensesleri: Doktorların TV Başarısı Tesadüf mü?

Follow me

Mucize Doktor’un başarısı ardından Hekimoğlu’nun yükselişi, Türkiye’de “medikal drama furyası mı başlıyor” sorusunu akıllara getiriyor. Dünyada onlarca örneği bulunan hastaneli, doktorlu, beyaz önlüklü dizileri neden popülerleşti şöyle bir dönüp bakalım istiyorum. Öncelikle hatırlatmakta fayda var, Mucize Doktor 40 share’ı bulan izlenme payı ile sezonun en çok izlenen dizisi. Üstelik Muhteşem Yüzyıl’ın yalnız Şehzade Mustafa’nın öldürüldüğü bölümde yakaladığı bu izlenme payını hemen hemen her hafta alarak başarısını da sürdürüyor. İzleyici, ardından başlayan Hekimoğlu’na da şans vermiş görünüyor. Peki neden bu dizileri izliyoruz, farkları, vaatleri ne?

Türk Dizisi Klişelerine Fark Atan Episodik Tür

Öncelikle Türkiye case’ine ayrı bir parantez açmak gerek, Türkiye’de bu popülerliğin dünyadaki medikal trendlerden farklı bir gereği var. Episodik özellikli, her bölümün konuk oyuncular ve bölümlük olaylarla renklendiği diziler “Türk dizisi” klişesine aykırı. Bence bu ülkemizdeki başarının bir sebebi, zira aynı hikayenin bin bir entrikayla sündürüldüğü iki saat süren dizilerden sıkıldık. Ayrıca ailece izlenebilecek ve izleyicinin zekasıyla alay etmeyen ender dizilerden oldukları için de ayrıca kıymetli ve istisnalar. Medikal dramaların başrolünde ilginç ve farklı karakterler var gibi görünse de aslında insanoğlunun bedeni dizilerin ana karakteri. Anatomimizin, bedenin sırlarının deşildiği ve bedenin yarattığı sürprizlerle insan zekasını sınadığı hikayeler izleyiciye kendi bedenini tanımak için fırsat veriyor.

Beden Bir Muharebe Alanı

Eski örneklere baktığımızda böyle olmasa da, 2000’ler itibarıyla diğer tüm kahramanlar hikayelerinde gördüğümüz gibi medikal dizilerde de kahramanlar lekeleniyor. Son yıllardaki medikal dramalarda, zeka olarak deha düzeyinde ama problemleri bulunan karakterlerin seçilmesi tesadüf değil. Bir sıfır yenik başlanan, kendi bedeni ile ilk raundu kaybetmiş bir kahramanın ikinci raundu alma çabasını izliyoruz bölümlerde. Kendi bedeni, yenilinen savaşın muharebe alanı olarak her an karşımızda ve biz izleyici olarak, her hastada savaşı yeniden denemesi için doktorun elinden tutarak hikayeye dahil oluyoruz. Bingo! Neredeyse her savaş zaferle sonuçlanıyor, hastalar iyileşiyor ama yine de izlemeye devam ediyoruz, çünkü yenilen ilk gol tüm ihtişamı ile hala karşımızda. Gregory House’un vicodin bağımlılığının nedeni topallayan bacağının acısı mı yoksa bu yenilgiyi unutma, beyni uyuşturma çabası mı bu yüzden hiç bilemeyeceğiz.

Sürprizleri Özlüyoruz

Medikal dramaların klasik Türkiye dizilerinden büyük bir farkı daha var ve popülerite kazanmasının bir diğer sebebi de bence bu. Genellikle dizilerimizde entrika, seyirciyle paylaşılan bir sır üzerinden kurulur. Karakterlerin bu sırrı öğrenip öğrenemeyeceği üzerinden seyirci gerilir. Örneğin Bihter ile Behlül sevgilidir, izleyici bunu bilir, Adnan ve Nihal’in bu sırrı öğrenmesi gerilim unsurudur. Oysa medikal dramaların sırrı hem karakterler hem de seyirci için sırdır. Seyirci de karakterle beraber sırra vakıf olur: “Hasta neden hasta?” bir enfeksiyon veya bakteri, genetik bir rahatsızlık veya akut bir semptom… Neyin önemli olup olmadığını izleyici de doktor da bilmez. İzleyici doktorun cephesinde ve sorunu çözmek için kafa yormaktadır, müttefikine tam bir güvenle. İzleyici deneyiminde ekran karşısındakine de aktif rol veren, onun da tahminler yürütmesine imkan tanıyan bu düzen izleyici için çekicidir. Bana göre sürprizleri özleyen ve entrikalar içinde boğulan izleyici için pasif konumdan bir tür aktiviteye transfer olmak dizilerin tutmasının sebeplerinden biri.

Beyaz önlüklü prens ve prenseslerimizin özel hayatlarındaki çalkantılar, hayatlarındaki yaralar da elbette izleyici için çekici. Ancak bahşettiğim gibi bu öğelerin varlığının “aşk” veya “aile” temalarından ziyade mükemmel olmayan ana karaktere hizmet ettiği kanaatindeyim. Bu nedenle o kısma şimdi girmiyorum. Gelin biraz da bu türün tarihine hızla göz atalım.

Medikal Dramaların Tarihine Bir Bakalım mı?

Dünyada medikal dramaların başlangıcı 50’li yıllara tekabül ediyor. CBS’in City Hospital’ının ardından Medic (NBC), Dr. Kildare (NBC) geliyor. Hatta Medic’te gerçek doktorların, hasta ve hemşirelerin yer aldığını da not düşmeliyim.  Seksenlerde Hill Street Blues, doksanlarda E.R. , Chicago Hope gibi diziler 2000’lerde ise Grey’s Anatomy, House M.D., Scrubs ,The Good Doktor, Code Black ve diğerleri. Türkiye’ye döndüğümüzde televizyonun da geç gelmesi ve özel televizyonların 90’larda kurulmaya başlaması sebebiyle örnekler çok daha yeni. Medikal drama olarak sayılabilir mi emin değilim ama bolca hastane sahnesi ile televizyonlarımıza bu türün kapılarını açan ilk iş sanırım 1987 yapımı Kavanozdaki Adam. Faik Baysal’ın tiyatro metninden uyarlanan dizinin ardından 1989 yapımı Doktorlar dizisini saymamız gerek. 1989’daki Hızır Acil Servis seriyi sürdürürken 1993’te atv ekranlarına gelen Hastane ilk hatırlanan dizilerden biri oluyor. Zeki Alasya ve Metin Akpınarlı dizi 3 sezon sürmesi ile bugün bile hala akıllarda. 2002 yılında Hastayım Doktor, 2006’da Doktorlar, devamında ise Merhaba Hayat, Sen de Gitme, Acil Servis, Hayat Yolunda, Derman ve Türkan gibi örnekler geliyor. Geçtiğimiz sezonlarda yayınlanan Kalp Atışı ve bugün hala ekranda olan Mucize Doktor ve Hekimoğlu ise son medikal diziler.

Özellikle bu sezonki başarıdan sonra seneye ekranda daha çok uyarlama ve medikal drama göreceğimizi de şimdiden müjdeleyeyim. Yolları şimdiden açık olsun…

İzlemek isteyenler için House MD uyarlaması Hekimoğlu her Salı Kanal D’de.

The Good Doctor uyarlaması Mucize Doktor ise her Perşembe Fox TV’de sizlerle.

 

Yazı Aralık 2019’da Cine Dergi için yazılmıştır.