“Erkeksen” Hakkında Söyleyeceklerim var

Bu bir TV blogu ama yazmadan edemedim, görüşümü gereksiz görürseniz alttaki paylaşımdan devam ederek TV yorumlarımdan ve haberlerden haberdar olabilirsiniz.

“Erkeksen” diye başlık açarak kadına şiddete karşı duramazsınız… “Kadına şiddet uygulayan erkek değildir” reklamlarına da geçen yıl tam olarak bu sebeple karşı çıkmıştım. Siz buna destek olarak cinsel ayrımcılığa devam ediyor, bir cinsiyete beğenmediğiniz bir rolü silip yeni bir rol yüklüyorsunuz. Yarattığınız yeni bir erkeklik illüzyonundan başka bir şey değil. “erkeksen böyle yapmazsın” demek erkeklik rolünü yeniden üretmekten ve yüceltmekten başka bir işe yaramaz. Yine erkek cinsini yüceltip şiddet uygulayan erkeği “hayvan” öküz” veya en basit dille erkek olmayan ilan edince erke karşı mı gelmiş oluyorsunuz. Kusura bakmayın malsınız! Ayrıca ona “erkek değil” diyerek kurtulmaya çalıştığınız ötelediğiniz, diğerine yüklediğiniz şiddetin öznesi tam olarak sizsiniz. “Şeytana uyan” trafik canavarı kurbanı olan geleneğiniz burada da göz önüne çıkıyor. Yüzleşemediğiniz gerçekliğinizi sizin dışınızda olana atfederek vicdanınızı rahatlatamazsınız. bu başlığın içinde iki tweet de ben attım ama bu hassasiyeti gözeterek onu da paylaşayım:

Bozuk şiir, kafiyesiz hece

Kafiyelere çelme takıp son hecede tüm düzeni bozan sesli harfler var ya, hani okurken kulaktan akıp giden şiiri sendeletir. Öylesin…
O son nefesin yetmediği, nefesin daha fazla bükülemediği, sesin çatallaşıp tüm hikayeden gerçekliğe uyandırdığı çırpınış anları, onlar gibisin.
Bir şiir dinlerken aniden can çekişen ses, şiirin son hecesine tutunup dilini sendeleten o sesli harf gibi…

Yeniden yazılamıyorsun, yerini tutmuyor hiçbir kelime. Evet uyumsuzsun, senden önceki satırların düzenini altüst edip, yeri doldurulamayan bir düzensizlikle darma dağın bırakıyorsun şiiri.
Hangimiz daha dağınık şimdi? Ben bozuk bir şiir, sen kafiyesiz bir hece…
Sendeliyorum, sendeliyoruz…
Tutunamıyor sesim nefesime, düşüyorum, düşüyoruz…

Bir kadında bir çocuk hayaleti

Bir hikayesi olan adamları severim ben, bir hikayesi olan şehirleri, bir hikayesi olan kadınları anlarım en çok, bir hikayede adı geçenleri… Şiirlerin bile içinden hayatlar geçmeli fikrimce, öyle hızlı adımlarla değil, soluklanarak kesişmeli bir şairin yolu o şiiri hikayeleştirecek sevgilinin veya sıradan birinin hayatıyla.
Edip Cansever severim bu yüzden, Ruhi Bey bu yüzden bir nüfustur her gün artan nüfusumuzun içinde. Ölümsüzdür, nüfus sayımlarının görünmez etkili elemanıdır, her sayıya bir artı da ben eklerim, “Ruhi Bey, nasılsınız?” diyerek.
Aklımı kurcalar durur şu dize:
“O ben ki bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi,
Yalnızca bir hayalet mi yoksa”


Cevap bulamam, içindeki şeyin ne kadar çocuk ne kadar kadın, ne kadar hayalet olduğu muammasına.
İçinde hikayeler olan şarkıları düşünürüm, Ruhi Bey’in şarkılarını, kadınlarını, hayalimde çizdiğim hayatını. O şarkılar nasıl da cezbeder, çeler zihnimi… Şiirlerde yaşayan adamların şarkıları nasıl da ilginç geliyor böyle söyleyince. Halbuki şiirler de henüz bestelenmemiş şarkılar gibi, yoksa nasıl bu kadar oturur notalar Kavafis’in şehir yalnızının hikayesine… İmkansız, her şiir bestekarını arıyor kesin… Her çocuk da olgun hayaletini… 
Olgun hayaletler, yüzünde çizgiler olan insanlara aitler. Çok yaşayanlar, çok çabuk karalıyorlar yüzlerindeki pürüssüz deseni. Hikayesi olan yüzleri severim, hayatları da yüzleri gibi karalama defterine dönmüş kişileri… Hayaletlerini… Yaşanmışlık nasıl da dönüşüyor yaşalmışlığa, yaşalmışlığı seviyorum demek ki, yoksa çocuk olamaz ağırlaştıran ruhumun eteklerini.
Giriyorum Ruhi Bey’in koluna, çiçekçinin birini görüyorum, Yorgo duruyor bir köşede, henüz gençliğinde bir kadın olduğumdan utanıyorum yüzündeki çizgileri görünce. Merakımı saklamak için kaçırıyorum gözlerimi… 
Anlıyorum çekingenliğimden, başımı eğip diğer hikayelerle yolumun kesişmesini uzaktan izlememden, içimdeki bir kadında bir çocuk hayaleti şimdi… 

Yıllarca hep aynı günü yaşadı

Başını öne eğdi, derin bir nefes alıp önünde uzayıp giden koya baktı. Buraya son gelişim olabilir diye düşündü, olabilirdi veya bir çok kez daha gelebilirdi bugünden sonra. Yine de düşünmeden edemedi, buraya son gelişim olabilir… Olabilirdi, birazdan kendini şu koydan denize bırakıverirdi mesela veya bir dalga gelip onu alabilirdi oturduğu taşın üzerinden. Su sakindi, üzerinde yürünebilecek gibi görünüyordu o kadar sabit, o kadar durağan.
Saatine baktı, karanlıkta zar zor seçilen rakamları ayırt etmeye çalışırken nefesini düşündü. Gece, uykusu geldiğinde ağzında oluşan o tadı hissetti, epey geç olmuş diye düşündü. Evde bekleyen biri var mıydı? Koyda yanıbaşında uyuyakalmış bir beden uzanıyor muydu? Belkide omzundaki hayatın yükü değil dinlenen bir sevgilinin başıydı. Cevap bulamadı bu belirsizliğe, ne yanındaki taşa ne de omzuna dönüp baktı. Arkasında bıraktığı evin ışıklarının yanıp yanmadığını umursamadı bile, şu an yalnızlıktan çok bir şeye ihtiyacı yoktu. Yanında veya aklında kaldığı kim olursa olsun gereksizdi şu zaman dilimi içinde, omzundaki her halukarda bir ağırlıktı şu an bir ruh taşıyıp taşımadığı ne farkederdi ki?

Başını kaldırdı, denizin üstüne ayın ışıktan gölgesi düşmüştü. Bedeninin gölgesinin en son hangi bedenin üstüne düştüğünü düşünecekti bir an vazgeçti, ne fark ederdi? Bir kadının yatağından çıkıp gelse de, tekil hayatını şu taşın üstünde dinlendirse de fark eder miydi? Hissettiği şey aynıysa, koskoca bir boşluksa geçmişi neyi değiştirirdi?
Bıraktı gölgesinin seyir defterini karıştırmayı…
Geçmişsiz, kimsesiz, bomboş bir adam olarak kalakaldı. Halbuki ne kadar çok şey anlatıyordu boşluğu, ne kadar boş kelime doluydu.
Bomboş, etiketsiz adam omzundaki ağırlıkla yaslandı arkasına en çok geceyi seviyordu. Bir öncekinden farklılaşmadıkça aynı gece gibi geliyordu hepsi, kendisi hep aynı adam gibi kalıyordu. Oysa o koysa üstünü örteceği bir gölge bekleyeli yıllar olmuştu, olsun hep aynı geceydi, o hiç yaşlanmamıştı. Omzundaki yıllar önce sıcaklığını ağırlığıyla beraber alıp giden, yerine bomboş bir ağırlık bırakan kadının başıydı, yanında uyuyaklan da, evde ışıkları yakıp gelmesini bekleyen de.
O kadar doluydu ki boşluğu, biraz daha yalnız kalmaya ihtiyacım var diye düşündü, gözünü omzuna değdirmeden, yanındaki taşa dokunmadan, arkasında kapalı duran perdeye bakmadan oturmaya devam etti.
Başını omzundaki ağırlığa yasladı, uyuyakaldı, aynı sabaha uyandı. Hala aynı yaştaydı…

Bunamakla açıklanabilir mi tüm bu hafıza yükünü geride bırakışım?

Akşam saatleriydi, belki de gece… Emin olamıyorum, gölgem ne yana düşüyordu yoksa gölgem yok muydu o saatlerde, ya da silinmeye mi başlıyordu izi siyah mürekkep lekesi gibi yayılan gecenin…

Emin değilim, her şey çok silik. Benim sesim miydi seninkini örten, bağırış çağırış mı yoksa fısıltı mıydı ikimizin arasını bölen. Ağır mıydı sözlerim yoksa günün yorgunluğu mu ağır gelmişti, sen mi yorgundun ben mi, hangimiz kaldıramadık diğerinin yükünü, bilemiyorum…

Bir zamanlar ne kadar yavaş geçiyordu o anlar, sahne sahne hatırlıyordum kirpiklerinin her kıpırdayışını, şimdi önce sen mi ağladın yoksa ben mi bilmiyorum. Eskiden çok şey fark ediyordu ilk adımlarda, şimdi kimin ilk önce arkasını döndüğünü hatırlamıyorum.

Her şey o kadar bulanık ki… Sis mi vardı başımızda, bir bulut mu girmişti bakışlarımızın arasına karıştırıyorum belki de benim ağlamaktan gözlerim şişmişti, o yüzden bir garip kalıyor yüzün aklımda. Eskiden her halini bilirdim, şimdi ikilemdeyim, ela mıydı, yeşil miydi gözlerin? Yalnız ben mi yaşlandım yoksa sen hep genç mi kaldın, hafızalarda kalanlar hep aynı yaşta oluyor ya emin olamıyorum sen de değiştin mi acaba?

Her şey o kadar yalnız ki şimdi, bunu ben mi yaptım yoksa sen mi beddua ettin düşünüp duruyorum. Sen öyle sözler söyler miydin, küfür eder miydin ara sıra, yıllar geçti karışıyorum.

Kadeh tutuşunu hatırlıyorum da sonunda o kadehi kırmış mıydın yoksa senden sonra ben mi dağıtmıştım hatırlamıyorum. Cam kırıkları, cam kesikleri, cam yansımaları anımsıyorum. Arkamı dönmemek için camdan izlemiştim gidişini, ama bir adım öncesi kayıp. Umarım ben kırmamışımdır her sonu betimleyen o kadehi…

Değirmen sabahında

Gün değirmenin üstünden doğuyor, değirmen bugün sanki en çok geceyi öğütüyor…

Ezilip bükülüyor gece, her yer kızıl kan içinde…
Gecenin eğildiği yerden doğruluyor gün.
Güneşin cebinde ezilmiş yıldız kırıkları…
Değirmen ait olduğu resme yaslanıyor.
Düşünüyorum, acaba yeniden kızıllığı örtebilecek mi karanlık?

HİSsediyorum

Çok zaman olmuş görüşmeyeli, parmak uçlarımda bir telaş dokunmak istiyorum senin telaşına. Aradan geçen yıllar bu kadar yabancılaştırır mı iki eli? Oysa ikimizin öncesindeki onca yıl yakınlaştırmıştı bizi. Parmaklarının mazisi sezdirmişti titremeni, benim telaşımı titrek iki elin arasında sakinleştirmiştin… Parmak uçların yabancıların nefesini üflediği o sıcaklığı çoktan bırakmıştı benim soğuğumda, şimdi benim nefesim mi yabancı senin avuçlarının sıcaklığına.

Telaşım giderek artıyor şimdi, nefesimi bir sigarayla dindirmeye çalışıyorum, parmaklarımın telaşını külün sıcaklığıyla avutmaya…

Olur mu dersin? Tanır mı parmak izlerimi ellerin?

Olmaz… Bir sigara daha yakıp, gitmeli… Titremem soğuktan, birazdan geçer zaten, bir sigara daha, sonra bir tane daha…

Ölü bir saatçinin kaleminden…

Gece saatin tik-taklarıyla bölünüyor şimdi. Zaman öyle bir bölünüyor ki, tozlar savruluyor yarıklarımdan. Çizgi çizgi oluyor her yerim, dudaklarım çatlıyor, gözlerimde halkalar. Zaman öyle çürütüyor ki herkesi,  süt dişlerimizle döktük tüm masumiyetimizi sonrası uzunca bir çürüme hali. Öyle bölündük ki parça parça çürüklerimiz de karıştı içimizde yarılan toprağa, hepimiz toprak olduk sonra…

Çemberimde gül oya ve Küçük kara balık

Bir sahne geliyor gözümün önüne… Çemberimde gül oya’dan… Bir çocuk… Bir öğretmen… Kitaplar yakılıyor… Aradım görüntüleri de buldum, biraz ileride onları da paylaşacağım sizinle ama önce izin verin anlatayım. Bende, hafızamda kalanları. O sınıftaki çocuklardan birini Çağan Irmak olarak yerleştirmişim hafızama, şimdi yeniden izleyince “O bendim” demediğini anlıyorum, ama o kadar sahici ki şüphesiz yazmışım bu gözüntünün gizli jeneriğine o rolün gerçek sahibinin adını Çağan Irmak diye. Onun çocukluğu gibi.

Bugün yine çok ağlattı beni kendisi, Dedemin İnsanları’ndan çıkar çıkmaz bu sahne canlandı gözümde. Nedendir bilinmez, ikisini de izleyenler belki mantıksal bir bağ kurabilirler ama benim zihnimdeki tek bağıntı ikisinin de üzerimde bıraktığı etki. Çağan Irmak hala anlatıyor, tıpkı o sahnede “ben anlatıyorum” dememesine rağmen benim onun adını aklıma kazımam gibi . Çok karışık anlatmış olabilirim, iyisi mi siz izleyin. 3 parça video halinde o sahnenin bütünü.

Önce kitapları yaktılar…

Küçük çocuk öğretmeniyle konuşur…

Ve işte o “Küçük kara balık”…

İşte hepsi bundan ibaret, birkaç dakikalık bir sahne. Birkaç söz, birkaç satır… Öyle kazınmış ki aklıma, öyle yer etmiş ki. Bugün Dedemin İnsanları’nda bir denizin iki ucu arasındaki o aslında kısacık mesafeyi uzatan, imkansızlaştıran zihniyet gibi yer etmiş kimilerinin hayatlarına bu yanık kağıt kokusu… Kimilerinin de anlatılan hikayeler sayesinde zihninde algılanıyor sınırlar, imkansızlaştırmalar, yoksaymalar…

O çocuk olsanız da, olmasanız da iyi ki anlatıyorsunuz Çağan Irmak… Benim gözümde siz o çocuksunuz ve öyle olduğu için, çocuk duyarlılığı ve onun hafızasında kalanları biriktirdiğiniz için ben bugün böyle ağlıyorum. O çocuk biraz siz, biraz ben olduğum için… İyi ki anlatıyorsunuz, iyi ki o “Küçük kara balık” sizsiniz…

Bir damla düşüyor…. Bir tane daha… Bir kelimeden kaçan heceler gibiler, tamamlanmak istemiyorlar. Ağlamak denmez buna, sorarsanız o yaşların sahibine (isterseniz sorun) ağlamıyordur. Tek tük dökülüyordur arada… O da kaçıyordur, tamamlanmamak için elindeki hüznün yarısına. Anlatırsa daha çok dökülür o yaşlardan, hep öyledir (isterseniz deneyin).
Bir zamanlar kelimelerle oynamayı severdim, bir çok şeyle oynamayı sevdiğim gibi. Sonra tasarruf yapmayı öğrendim, gözyaşlarım kadar kelimelerimi de sustuğum gibi. Yaş aldıkça susuyor insan, konuşmaya ya takat bulamıyor ya da vakit, oysa ne çok ağlardık küçükken şimdi ağlamaktan da gocunur olduk. Daha çok kaçar olduk hüzünlerimizden. Şöyle diyordu bir yazar, “İman edilen şey aslında onsuz da olabilmek için var iman sebebi değil midir?” bunun gibi bir şeydi, okudukça yazamamak gibi, iman ettiğimiz şey yaşamaksa yaşadıkça daha çok ölmüyor muyuz zaten ve yaşam da ölmek için değil mi? Ölmenin belirtileri mi bu daha az konuşmak, daha az ağlamak ve tabi ki daha az yazma hali?

Kim bilir, belki de böyle bir şeydir yaşlanmak. Artık her şey daha değerlidir ve çoğu şey çok daha değersiz.
Yarım kalanlar arttıkça yeni bir yarılığa cesaretin kesilir, daha az ağlar, daha çok susar, daha çok okur ama daha az gerçekleştirir oluruz. Daha çok görür, daha çok görmezden gelir oluruz. Tamamlanmadıkça üstü örtülenler, biz de biraz daha eksik ve biraz daha yalnız oluruz. Bu nedenledir ki, yaşlandıkça daha zor dost seçer daha az seçiliriz. Ya takatimiz kalmamıştır ya da vaktimiz, ama en önümlisi cesaretimiz. Böylece tasarruflu bir hayatla beraber iman ettiklerimiz de azalır, onsuzyapamamdediklerimiz de… Çünkü artık anlamışızdır, onsuzdayapılabilir… O şey okumak, yazmak, sevmek, sevişmek veya ağlamak olabilir. Zaten iman ettiğimiz şeyin amacı onsuz da olabilmeyi öğrenmek değil midir?