Modern Love: “Aşk, Birçok Şeydir”

Follow me

“Modern zamanlarda aşk bu mudur” şarkısını hepimizin sık sık mırıldandığı günümüzde, modern zamanların aşkları bir dizide işleniyor. İşte o diziyi, adı üstünde Modern Love’ı sizlere anlatmak istiyorum bugün. 8 bölümden oluşan ilk sezonuyla mükemmel bir vakit geçirmelik olan seri, ortalama 30 dakikalık bölümleri ile damakta tat bırakıyor. New York Times’taki aynı adlı köşede yayımlanan yazılardan ve oluşturulan podcastlerden ilhamla hazırlanan dizi Amazon imzasıyla yayında. Geçtiğimiz aylarda sizlere State of the Union’dan bahsetmiştim, diyalog odaklı dizilerin yükselişine değinmiştim, işte Modern Love da bu zincirin bir diğer halkası. Dizi uzun ve manidar diyalogları ile izleyiciyi seyir esnasında düşüncelere daldırıyor. Olaylar akarken bir yandan söylenen sözleri not alma telaşında buluveriyorsunuz kendinizi. Her bölümde farklı hikayelerin ve karakterlerin işlendiği dizinin sonunda ise tüm hikayeler birbirine düğümleniyor.

Modern Love

Aşkın Farklı Hallerini Göreceksiniz

Dizinin her bölümünde usta oyuncuları görmeniz mümkün, Tina Fey, Andy Garcia, Anne Hathaway ve daha birçoğu… Başrolleri her bölümde ünlü isimlerle paylaşan esas karakter ise aşk. Dizide kanlı canlı bir başrol. İkinci bölümde dendiği gibi “Aşk birçok şey” ve biz her bölümde o birçok şeyden birini görüyoruz. Hayata dair çatışmalara yüklenen hikayelere izleyici olarak kenarından tutup omuz veriyor, karakterin gözünün yaşını şöyle bir siliveriyoruz. Flört şirketinin kara sevdalı ceosu da var bölümlerde, başkalarının ne düşündüğü için yaşayan bir kadının hayatından kesitler de, kırmızı başlıklı kızın kimsesizliği de, aşkta ikinci şans arayan bir çiftin yıllar sonra yüzleşmesi de… Spoiler vermemek için bölümlerin detayına inmeden biraz da dizinin çağrışımlarından bahsetmek istiyorum.

Bu Diziyi İzlerken, Şarkılar, Şiirler, Filmler Kapınızı Çalacak

Modern Love’ı izlerken bir anda kulağımda Birsen Tezer’in “her şey yarım kaldı yine ne tuhaf” dediği şarkı çalmaya başladı. Sonra bir bölümde Richard Linklater’n klasiği Before Sunset’in sahneleri canlandı. Anna Karenina’yı yeniden okumak istedim ve sonunda Kieslowski’nin Kırmızı’sı gibi bir finalle gülümsedim. Siz de eminim Modern Love ile duygudan duyguya, anılardan önyargılara, filmlere kitaplara gezinip duracaksınız. Gönlünüze değen hikayeler aklınızdan geçerek yolculuk edecek. Eski aşklarınız da yoklayacak bir yerlerde, şüphem yok. Dizinin oluşturduğu duygu biraz This is us biraz Fleabag tadında…  Vıcık vıcık romantizm değil, gerçekliğin üstüne kurulu gerçek aşk hikayeleri izliyorsunuz, diziyi farklı ve sevimli kılan da bu.

“Aşk Bir Dengesizlik İşi”

Dizinin psikolojik altyapısı oldukça güçlü. Dizinin çatışmaları da karakterlerin arada kalmış hallerinden doğuyor zaten. O meşhur şarkıda aşkın “dengesizlik işi” şeklinde tarif edilmesi boşuna değil, dizinin bir bölümünde bipolar bir kadının seyirciye gösterilmesi de. Aşkı anlatan bir psikolog yıllar önce bir seminerde aşkın bir anlamda manik depresif, bipolar bir kişinin dalgalanmasını yaşattığını anlatmıştı. Aşık olunandan haber alınamadığında, mutluluk hormonu olarak da bilinen serotonin hormonundaki ani düşüş ve sonrasında bir mesaj geldiğindeki şiddetli yükselişle örneklemişti durumu. Hedefe kilitlenme dolayısıyla artan dopamin düzeyinin de altını çizmişti. Ömür boyu bu hormonal dalgalanmaya dayanabilecek bir bünye olmadığını, aşkın yaşamsal düzen için geçici olmak zorunda olduğunu söylemişti. Bölümü izlerken, kadının bipolar rahatsızlığı içinde sancılar çekerken bir de aşkla sınanmasına buruk bir bakışla şahit oldum ve o sözler aklıma geldi. Aşkı daha iyi anlatabilecek bir karakter seçilebilir miydi? Bilmem… Karakterin hoşlandığı adamın ardından, “Lütfen geri gel, gelme” diye tutarsız sayıklamaları aslında aşkın ta kendisi değil mi? Ortaçgil doğru demiş galiba, “aşk bir dengesizlik işi” ne dersiniz?

Bölümlerden not aldığım sözler, hafızama kaydettiğim sahneler bir hayli fazla. Eminim sizin için de öyle olacak. Çevremdeki herkese heyecanla önerdiğim üzere sizlere de şiddetle tavsiye ediliyorum. Modern Love izleyin, kalp atışlarınızı yoklayınız. Unutmadan müjdemi de vereyim, dizi ikinci sezon onayını aldı bile… İyi seyirler.

Yazı, Cine Dergi için Kasın 2019’da yazılmıştır.

Her Çift Bu Diziyi İzlemeli : State of the Union

Follow me

Dünyanın pek çok ülkesinde okunan, kitapları pek çok dile çevrilen, müzik eleştirileri ile beğeni kazanan, kalemi ile özellikle erkekler için mükemmel kanka izlenimi uyandıran Nick Hornby diziyi kaleme alıyor. Başrollerde Rosamund Pike ve Chris O’down, yönetmen koltuğunda ise Stephen Frears var. Dizi State of the Union: A Marriage in Ten Parts kitabından uyarlama. Sundance TV için hazırlanan State of the Union’ın her bölümü 10 dakikadan oluşuyor. Çeşit çeşit mekan, kalabalık bir cast yok. 10 bölümlük dizi, komedinin yalınlıktan aldığı gücü ekrana taşıyor.

Anahtar Deliğinden Bir Evliliği İzler Gibi

Dizi, evliliklerinde kriz yaşayan, 15 yıllık evli Louise ve Tom’un hikayesini anlatıyor. Evlilik terapisine gelen çiftimiz, her bölümde danışmanlık merkezinin karşısındaki pubda seansı beklerken görülüyor. Seans öncesi gerilimleri, heyecanları, hazırlıkları, önceki seansa dair değerlendirmeleri ve elbette lafın lafı açtığı 10 dakikalık sohbetlerde uzandıkları geçmişleri seyirlik bölümler oluşturuyor. Her bölüm seansa giden çiftin terapistin kapısını çalması ile biterken, yan karakterler de çiftimizin gözünden diziye dahil oluyor. Dizi izleyiciye dışarıdaki göz olma fırsatı tanıyor. Eminim siz de seyir esnasında sıkça, onların sohbetine gizlice tanıklık eden bir hayalet gibi kendinizi sahnenin içinde hissedebilirsiniz. Üstelik izleyiciyi adeta kahramanları “röntgenleyen” pozisyona alan reji tercihi, hikaye akışında da somutlaşıyor. Siz nasıl izlerken kendinizi kadın veya erkeğe bir şeyler söyleme hissi içinde buluyorsanız, onlar da hikayelerine tanık oldukları diğer çiftlerin hayatlarına müdahil olmak için çırpınıyor. Kendilerinden önce seansa giren çiftler hakkında yapılan dedikodular, gözlemler, yollarını ayırmanın eşiğinde olan bir çiftin, başkaları söz konusu olduğunda nasıl da alıştıkları üzere yeniden bir cephede olabildiklerini gösteriyor. Erkeklik ve kadınlık üstüne yargıların, beklentilerin, rollerin satır aralarında masaya yatırıldığı dizinin başrollerinden birini de, “evlilik” üstleniyor. Londra’da geçen hikaye, dünyanın neresine giderseniz gidin, ikili ilişkilerde pek de bir şeyin değişmediğini göz önüne seriyor.

Uzun Diyalogları Dinlerken Kendi İç Sesinizi de Duyabilirsiniz

Dizi henüz ilk bölümün ilk dakikalarında yaptığı ters köşe ile izleyiciye önyargısını gösteriyor. (Spoiler olmasın diye detay vermiyorum) Dizinin ana karakteri Tom da benzer yargıları pervasızca savururken bölümler içinde sakinleşiyor, değişiyor, izleyici nasıl dizi ile beraber bir yolculuğa çıkıyorsa, karakterin de terapi süresince nasıl değiştiği gözler önüne seriliyor. Dizinin ilk bölümünde terapistin cinsiyeti, ismi üzerinden yorumlar yaparak ayakları geri geri giden Tom’un üçüncü bölümde onun dediklerini harfiyen uyguladığını görmek yüzünüzde hafif bir tebessüm bırakıyor. Sandalyelerden koltuklara geçen karakterler, içki tercihleri, siparişleri, değişen saç şekilleri, oturuşlarıyla, ilişkinin nasıl evrildiğini gösteriyorlar. Evliliklerde yeni bir başlangıç mümkün mü sorusunun her an kafanızda dönüp durduğu bölümler, mizahın gizlendiği durumlar, sizi hem kafa karışıklığının hem de bıyık altından gülüşlerin arasında bırakıyor. Uzun diyaloglardan beslenen sahneler, bana Richard Linklater filmlerini hatırlatsa da dizinin her bölümünün yalnızca 10 dakika olduğunu burada yeniden belirtmem gerektiğini düşünüyorum. 😊

Bavullarınızı Boşaltmaya Hazır mısınız?

“Evlilik nedir?” İşbirliği mi, birliktelik mi, oyun arkadaşlığı mı yoksa hepsi veya hiçbiri mi? Dizinin her bölümü lineer zaman akışında ileri doğru adımlarken, karakterler de yavaş yavaş geriye doğru ilişkilerini analiz ediyor. Dizinin henüz ilk bölümlerinde, Louise “ikimiz farklı şekilde yaşlandık” diyerek aslında 15 yılda evliliklerinin altını çürüten nedenlerin kapağını açıyor. Karakterler yavaş yavaş kök aile ilişkilerine, evlilik dönemi gerçekleşen tartışmalara, çocuklara, flört zamanlarına, ilk sekse ve neden ben sorusuna kadar ilerliyor. Yaptıkları, çıktıkları uzun yolculuğun sonunda kirli eşyalarla dolu olan bavulları açıp eşyaları yola saçmak gibi… Zaman zaman yaptıklarının farkına varıp, buna tanık olanlardan utanmaları, birbirini yargılamaları da görülüyor. Elbette izleyici de kendi yüklerini şöyle bir karıştırıyor bölümler içinde.

Her Çiftin İzlemesi Gereken Bir Dizi

Bu diziyi her çift izlemeli. Zira içgörü sağlayan, 10 dakikalık bölümlerle bir çırpıda bitiveren ve gerçekten güldürürken düşündüren bir iş. Öyle ki ilk bölümlerde birbirini suçlayan çiftin son bölümlerde düşündüklerini değil de hissettiklerini konuşabildiğini görüyoruz, hem de gülümseyerek… İzlerken not aldığım repliklerden birini sizlerle paylaşmak istiyorum: “Evlilik, bir işe başlamak gibi. Günler geçip gidiyor, 20 yıl sonra hala orada oluyorsun ama bunu ilk günden tahmin etmek imkansız.” Sırf bunun üzerine bile saatlerce konuşulabilir. Tabi ilişkide konuşmak mümkünse, bildiğiniz üzere susmak çoğu zaman daha kolay.

Zaten diziyi izlerken de en büyük sorunun konuşamama olduğunu fark ediyorsunuz. Tom ve Louise de tıpkı bizler gibi, konuşmadan anlamalar, niyet okumalar, kesin böyle düşündü diye tahminlerle örülen bir örümcek ağı sonucu o kafesin içinde kalmış insanlar… Şimdi sözcükleri ile ağları delmeye çalışıyorlar. Dizinin güzel olan yanı, birey olarak kendilerini özgürleştirdikleri her cümlede aslında birlikte inşa ettikleri “bizi” ve evliliklerini de özgür kılıyorlar. Siyasi görüşlerin, çiftlerin birbirine söylediği beyaz yalanların, saklanan sırların, zannedilenlerin, içte kalanların ortaya saçıldığı bölümlerde gerçeklerin aslında ne kadar basit olduğunu görüyoruz. Konuşmanın ilişkileri nasıl iyileştirdiğini de tabii…

Bence izlenecekler listenize 2019 yapımı State of the Union adlı taze diziyi de bir not edin. Şimdiden iyi seyirler.

Yazı cine dergi için kaleme alınmıştır.

 

The Handmaid’s Tale: Gilead Cumhuriyeti Hepimizin İçinde

Follow me

Bugün sizlere 3 sezondur kalp ağrıları, sinir atakları ile izlediğim bir diziden bahsetmek istiyorum: The Handmaid’s Tale. Aslında bildiğiniz üzere Margaret Atwood’un aynı adlı romanından uyarlama. Ancak dünyanın birçok yerine olduğu gibi Türkiye’de de bu hikaye Hulu ekranlarına gelen dizisi ile yankı uyandırdı. The Handmaid’s Tale, Türkiye’de ise Blu TV üzerinden yayınlanıyor. Misoginistik distopya olarak kategorize edebileceğimiz hikayeyi, yazar Atwood ise spekülatif kurgu olarak sınıflandırıyor. Atwood, fanteziden kaçmadan kaleme aldığı eserlerinde “yolda yer alan, düşülmenin istenmeyeceği, muhtemel büyük delikleri” araştırdığını söylüyor.

Tam Anlamıyla Ürkütücü bir Dizi

Dizinin konusu: The Handmaid’s Tale; kadınların neredeyse bütün haklarının elinden alındığı, sadece çocuk doğurmak için köleleştirildiği, erkeklerin egemen olduğu dindar bir kesim tarafından totaliter tarzda yönetilen Gilead adlı bir ülkeyi anlatıyor. ABD’de rejimin değiştiği bu düzende, yakalanan muhalif kadınların bir kısmı ülkenin yüksek rütbeli kumandanlarına seks kölesi olarak veriliyor. Damızlık adı altında evlere dağıtılan bu kadınlardan beklenen asıl şey, evinde yaşadıkları kumandanlardan hamile kalıp mümkün olduğu kadar çok çocuk doğurmaları. Fakat son yıllarda neredeyse sıfıra düşen doğum oranları, hamile kalmanın iyice zorlaştığını ortaya koyuyor. Dizi, damızlık kadınlardan biri olan Offred’in hikayesinin etrafında şekilleniyor.

Neden Distopya İzliyoruz/Okuyoruz?

Distopyaları sıkı sıkıya takip edenlerden biriyim ve bu sorunun yanıtını düşündüğümde ulaşabildiğim birkaç yanıt var. İzlerken dünyamızı karartan, bizleri karanlık bir dünya tahayyülü ile karşı karşıya bırakan distopyaları, yaşadığımızdan daha kötü bir dünya olabileceğini görerek şükretmek veya gelecekte neler olabileceğini merak ettiğimiz için okuyor/izliyor olabiliriz. The Handmaid’s Tale izleyicilerinin birçoğunu henüz birinci sezonda diziden uzaklaşanların da, diziye hayranlık duyanların da beslendikleri yer aynı, bu hikaye diğer distopyaların yanında günümüz gerçekliğine yakınlığı ile öne çıkıyor. Üstelik akla ilk gelen diğer distopyalardaki gibi teknoloji üzerine bir öngörüsü yok, zamansız ancak söylemler günümüz dünyasında yükselen sağ popülizmin cümlelerine yakınlığı ile korku salıyor.

Popülerleşen Distopyalar 

Yazıyı hazırlarken okuduğum “electricliterature.com”da yayınlanan “The Rise of Dystopian Fiction: From Soviet Dissidents to 70’s Paranoia to Murakami” adlı makalede yer alan edebiyatta distopyanın yükselişini gösteren tabloyu sizlerle paylaşmak istiyorum.

Tablodan görebileceğiniz üzere, distopya 20. yüzyılda ortaya çıkan bir edebiyat ürünü. Distopyada üretimin yükseliş dönemleri ise oldukça dikkat çekici, büyük buhran, ikinci dünya savaşı, savaş sonrası atmosfer dönemlerine denk düşen yükselişleri grafiğe bakarken farkında olmalısınız. Bir de 2010 yılı sonrası grafiğin yükselen seyrini tabii… Public Radio International’ın To the Best of Our Knowledge programına röportaj veren Margaret Atwood’a da 2000’lerdeki bu yükseliş soruluyor. Atwood, “İnsanlar, özellikle gençler olmak üzere gelecek konusunda kendilerini tedirgin hissediyorlar. Daha fazla sosyal istikrarsızlığın olduğu bir gelecek öngörüyorlar.” diyor. Yazar, iklim konusunda felaket senaryolarının ele alındığı bilimkurgu yapıtlarının çokluğunu işaret ederek bu tür kurguların insanların korktukları yerden doğduğunu belirtiyor. Bu açıdan baktığımızda dünyada yükselen sağ popülizmin insanların kaygılarını tetiklediğini düşünmek de grafiğin yükselişini bu bilgiyle değerlendirmek de mümkün oluyor. Elbette 1948’de tahayyül edilen 1984’ün 2000’lerde gerçek hale gelmesi, 1985’te yayımlanan The Handmaid’s Tale’ın Trump’ın Reagen’ı anımsatan kadın düşmanı söylemlerinin birkaç adım sonrasını görücüye çıkartması da oluşan yoğun ilgiyi açıklıyor. Yani distopyalarda felakete ayna tutan dünyalar bugünkü yaşamımızla, korktuğumuz gelecekle veya bugün dünyanın başka bir yerinde olanlarla benzeşiyor. Atwood hikayenin yıllar sonra yeniden popülerleşmesini yükselen sağ popülizme vurgu yapan şu sözlerle açıklıyor; “Kitapta karakterlerin söylediği bazı cümleleri hayatta başkalarından da duyarsınız. Kitabın yayınlandığı 80’lerin ortasında, şimdikinden daha az geçerliydi bu.

Amerika’da Dizinin Kostümleri ile Halk Sokaklara Döküldü

The Handmaid’s Tale’ı yorumlarken Suriye’deki Ezidi kadınların köleleştirilmesini anımsayan da, Suudi Arabistan’daki yasaklardan bahseden de, Trump Amerika’sındaki kürtaj yasağını eleştiren de, yakın tarihten konu açan da mevcut sosyal medyada. Dizinin yayınlanması ile eşzamanlı olarak ABD’nin farklı kentlerinde kürtajı kısıtlayan yasanın protestosunda çekilen kareler de bize izleyici/okurdaki gerçeklik eşleştirmesini ispatlıyor. Kadınlar kürtaj yasağına karşı The Handmaid’s Tale’daki damızlık kadınların kostümlerini giyerek yürüyordu. Günümüzde birçok sağcı liderin benzer yasak girişimlerini, kadın bedeni üzerinde otorite sağlamaya çalışan politikaları ve eril duruşlarını görebilmeniz mümkün. Dizi aslında Amerika’yı yeniden keşfetmiyor. Atwood’un New York Times’da yazdığı gibi “Kadınların ve bebeklerin kontrol edilmesi bu gezegen üzerindeki tüm baskıcı rejimlerin özelliğidir.” İktidar mücadelesinin verildiği ilk mikro alan olan beden, Atwood’un hayalini ürettiği Gilead Cumhuriyeti’nde de kontrol edilmeye çalışılıyor. Tıpkı gerçekteki gibi.

 

The Handmaid’s Tale Üç Farklı Tepki ile Karşılandı

1985’te Kanada’da, 86’da Amerika ve İngiltere’de yayımlanan The Handmaid’s Tale’ın o yıllarda aldığı tepkiler ile sizlere kapı açmak istiyorum. Margaret Atwood, birçok röportajında bu örneği veriyor. Hikaye, bir iç savaş yaşamış ve bir diğerini yaşama endişesi olmayan İngiltere’de “hoş bir hikaye” olarak karşılanırken, özgürlüğün ülkesi Kanada’da “Böyle bir şey olması mümkün mü?” tepkisi almış. Amerika’da ise insanlar kitabı okuduklarında “Ne kadar zamanımız kaldı” demiş. Atwood, okurların kendisine “Bu hikaye Orta Doğu ile mi ilgili” diye sorduğunu söylüyor ve verdiği cevap duymak istemediğimiz gerçeği yüzümüze vuruyor. “Bunlar dünyanın her yerinden örneklerin toplamı. Tek yapmamız gereken tarihte 100 yıl geriye gitmek.” The Handmaid’s Tale’ın yarattığı ilginin nedeni de bu, üstelik bazı ülke vatandaşlarının tarihe dönüp bakmaya bile gereği yok ne yazık ki… Dizinin, kitabın görmek istenmeyen bazı gerçeklere ayna tuttuğu da aşikar. George Orwell’ın, 1946’da kaleme aldığı bazı satırlara burada yer vermenin uygun olduğunu düşünüyorum. Orwell, gerçeklikten kaçınmanın sonuçlarının her yerde aynı olduğunu vurguluyor. Propaganda ile insanların karşılarındaki gerçeğe karşı körleştiğini anlatıyor. Burnunuzun önündeki gerçeği görmeniz için sürekli bir mücadele içinde olmanız gerektiğini söylerken, bunun için günlük tutmayı veya önemli olayları notlamayı öneriyor. Bu mücadelenin bir parçası olarak Margaret Atwood’ın 1980’lerde Reagan politikalarından aldığı ilhamla bu notları düştüğünü ve hikayeyi kaleme aldığını hatırlamakta fayda var.

Distopyanın gerçekten bu kadar beslendiğini ve geçen 40 yılda kadın bedeni üzerinden geliştirilen muhafazakar politikaların daha yüksek sesle söylenebildiğini görmek sanırım izleyiciyi/okuru daha da derinden sarsıyor. Evet, Gilead diye bir yer yok. Dizide söylendiği gibi “Gilead senin içinde”, hepimizin içinde. Gilead tarihte, bugünde, ne yazık ki gelecekte… The Handmaid’s Tale, bize yolumuzda var olan büyük delikleri gösteriyor. Birkaç yanlış adım atsak içine düşebileceğimiz delikleri… Atwood’un muhteşem kaleminin baz alındığı hikayesi, aldığı onlarca ödül, mükemmel oyunculukları, kusursuz renk seçimi ve etkileyici yönetmenliği bir yana, bu nedenle bu diziyi izlemelisiniz.

İyi seyirler…

The Handmaid’s Tale her hafta Amerika’daki yayınından yalnızca 1 gün sonra, yeni bölümleri ile Blu TV’de.

Yazı Cinedergi.com için yazılmıştır.

 

Big Little Lies’ın 2. Sezonu Yayında: Şiddetin Anatomisini İncelemek İster Misiniz?

Follow me

Big Little Lies ikinci sezonu ile ekranlara geldi ve veda için hazırlanıyor. İlk etapta 1 sezon düşünülen, izleyici ilgisiyle ikinci sezonu yazılan dizi, bildiğiniz üzere bir roman uyarlaması. İlk sezon Reese Witherspoon, Nicole Kidman, Shailene Woodley, Zoë Kravitz’i başrollerde buluşturuyordu. Emmy ve Altın Küre dahil onlarca ödül alan işin, ikinci sezonunun bombası ise usta oyuncu Meryl Streep oldu. 7 bölümden oluşan ikinci sezon için 7 farklı final çekildiği ise geçtiğimiz günlerde açıklandı. Dizinin hem yapımcılarından biri hem de oyuncusu olan  Reese Witherspoon Hürriyet Gazetesi’ne verdiği röportajda tartışmalar sonucu, kendilerini izleyicinin yerine koyarak finale karar verdiklerini ve dizinin bu şekilde kurgulandığını açıkladı. Finale doğru ilerlerken, dizinin ikinci sezonuna yakın mercek tutmak istiyorum.

(Bu yazının odağı Perry karakteri ve onun şiddet eğilimi, ikinci sezonun tüm dinamiklerini anlatmak için maalesef yerimiz yok. Yazıyı kaleme aldığımda, 2. sezonun yayınlanan ilk 3 bölümünü izlediğimi de not düşmem gerek)

Geçmişi Tamir Edebilir Misiniz?

Big Little Lies, ilk sezonunda bir travmanın izini sürerek izleyiciyi faile doğru yaklaştırıyordu. Sezon finalinde olayın failinin öldürülmesini gördük. İkinci sezon ise bu noktadan açıldı. Depremin ardından kalan yıkıntılar, yaşanan artçı sarsıntılar ikinci sezonun konusunu oluşturuyor. Sanki bir örümcek ağının üzerinde ilerler gibi temkinli, gergin ve dikkatli ilerliyorsunuz bölümler boyunca. Üstelik bu kez izini sürdüğünüz bir katil değil, şiddetin anatomisi. İzlerken aklınızda şu soru geziniyor, “Ne yaparsan yap, geçmişi tamir edebilir misin?”

Perry’nin ölümü yani failin yok oluşu şiddetin etkilerini silmiyor. Celeste hala kabuslar görüyor ve bunlardan kendini suçluyor. Jane’i izlerken anlıyorsunuz ki, bir kötülüğün bedelinin ödenmesi mağdurun yaralarını iyileştirmiyor. Kötülüğün kendisi bir yara gibi bedeninize çöreklenip kalıyor. Yapandan bağımsızlaşan, bir aile üyesi gibi evinizin odalarına yerleşen bu travma, failin benliğini aşıyor. Kişinin mevcudiyetinin ötesinde yeni bir varlık yaratıyor.

Meryl Streep, Dizide Ataerkilliğin Vücut Bulmuş Hali

Her karakterin bugün varoluşuna neden olan aile örüntüleri ikinci sezonda bölümler içinde önümüze seriliyor.

Perry’nin cinselliği bir güç alanı olarak gören ve evliliğinde şiddeti “kendince” meşrulaştığı bir alan haline getiren eğiliminin temelinin bu anne (Mary) karakterinde olduğunu görüyoruz. Zorba çocuklarla arkadaşlık ederek hayatta kalmanın yolunu bulan Mary’nin yetişkinliğinde de mükemmeliyetçi, sürekli eleştiren ve suçlayan tavırda olması şaşırtmıyor. Elbette bu annenin bir çocuk ve eş kaybının ardından oğlu Perry’e yaslanması ve ona muhtemelen kendini değersiz hissettirerek kendi güçsüz kişiliğini onarması Perry’nin de bugünkü trajedisinin kaynağı. Perry’nin sürekli aşağılandığı anne ilişkisini adeta kamufle etmek istecesine diğer kadınlarla kurduğu güç ilişkisinde iktidarı şiddetle sağlaması tesadüf değil. Bir kadına tecavüz eden, eşini yıllarca şiddetle evliliğe mahkum eden Perry, böylelikle kendi değersizlik hissini perdeliyor. Perry, tecavüz ederek Jane’in bedenini işgal ederken, Celeste’i ise kendine mahkum ederek hayatını zapturapt altına alıyor. Dizinin Celeste’in annesinin öldüğünü ve babası ile arasının kötü olduğunu öğrendiğimiz flashback sahnesinde, Perry’nin “o zaman tamamen benimsin” demesi bu nedenle anlamlı. Bu onun için bir işgal fermanı…

Celeste’in çocuklarının şiddet eğilimi, izlerken sizlere kötülüğün genetiğini sorgulatıyor. Şiddet kötücül bir miras gibi nesilden nesile aktarılıyor mu? Sorunun yanıtını, Meryl Streep’in canlandırdığı Mary Louise yalnızca varlığı ile veriyor. Şiddete sebep olan tek şey genetik değil, bazen fiziksel şiddet bazen ise sevgisizlik veya değersizlik oluyor. Ve evet, bazen  tohumları  önceki nesillerden atılıyor. Mary, dizide Perry’nin kötülüğünün tohumlarını atan kişi olarak konumlanıyor. O, ataerkil düzenin iskeleti olarak ekranda, bir kadın, erkek, anne veya baba olmaktan öte… O bir düzeni temsil ederek dizide bulunuyor. Big Little Lies, kadınların coğrafyadan, statüden, sınıflardan azade maruz kaldığı trajedileri anlatıyor bize.

 Big Little Lies Şiddeti Meşrulaştırıyor mu?

Dizinin ikinci sezonu hakkında yazılan birçok yoruma baktığımda, Perry’nin kötülüğünün meşrulaştırılmaya çalışıldığı eleştirisine denk geldim ve açıkçası bu kadar sığ bir okuma yapıldığı için üzüldüm. Perry dizinin kötü adamı evet. Tüm olayların fitilini ateşleyen onun şiddet eğilimi. Yalnız kötülük öyle dışarıda bir yerde “trafi canavarı” veya “şeytan” gibi var olan, ruhumuzu ele geçiren bir şey değil. Lucifer gelip kötülüğü kulağımıza fısıldamıyor. Kötülük halihazırda eşyanın tabiatında var, genetik yatkınlığın (psikiyatrik problemden bahsediyorum) yanı sıra insanoğlu kötü olmayı da öğreniyor. Perry, Mary Louise gibi bir annenin oğlu olmasaydı, kötü olacak mıydı?

Hayır, BLL şiddeti meşrulaştırmıyor. Şiddet uygulayanın bizden uzak bir canavar olmadığını, içimizden biri olduğunu, şiddetin bir anda ortaya çıkmadığını, sebepleri olduğunu ilan ediyor. Bu nedenle şiddeti uygulayan öldüğünde şiddetin kendisi ölmüyor, aksine şiddet kendini yeniden üretiyor. Trajedi Mary’nin babasının onu zorbalarla arkadaş etmesinden başlıyor. Mary’nin iletişimini aşağılama üzerine kurmasına ve oğlu Perry’nin şiddeti iktidar kurma aracı haline getirmesine kadar uzanıyor. Sonrasında ise Perry’nin ikiz çocukları şiddet ile iletişim kuran birer birey olarak büyüyüyor. Şiddet bir çığ gibi ilerliyor. Bu faili meşrulaştırmak mı size kalmış. Elbette fail suçlu, nedenlerini görmeden, “Perry bir canavar” demek ise BLL gibi derin anlatılar için sığ kalıyor. İkinci sezon, ilk sezonda düşüşünü gördüğümüz çığın nasıl yuvarlandığını hikaye ilerlerken alt metinde gösteriyor.

Ufak Tefek Cinayetler, Neden Big Little Lies Olamadı?

Biliyorsunuz, Big Little Lies ülkemizde de Ufak Tefek Cinayetler dizisine ilham veren işlerden biri. Ancak iki dizi arasındaki fark ikinci sezonu izlerken daha da belirginleşiyor. Big Little Lies’ı izlerken kadınların savaşını izliyoruz. Tek yumruk olan, haksızlığa, tecavüze, şiddete karşı birlikte savaşan kadınların hikayesine tanık oluyoruz. Öyle ki ilk sezon Perry karşısında gözünü kırpmayan karakterlerin, ikinci sezonda eril kültürün simgesi olan kadın karakter, Mary karşısında dik duruşuna şahitlik ediyoruz. Ufak Tefek Cinayetler’de izlediğimiz ise her biri yaralı kadın karakterlerin birbirinin kuyusunu kazmasına şahit olduk. Bu da bir tercih elbette, başarılı da bir iş olduğunu düşünüyorum. Ancak UTC başladığı dönem sıkça BLL ile arasında benzetme yapıldığı için belirtme ihtiyacı duyuyorum. İki dizi arasındaki fark çok net. Birinde birlikte kaf dağının arkasına uçan simurg kuşları, diğerinde akbabalar var.

Ataerkillik karşısında pozisyon alan kadın karakterleri konuşurken, dizi hakkında röportaj veren Meryl Streep’in “toxic masculanity” yani “zehirli erkeklik” olarak çevirebileceğimiz ve son zamanlarda hayli popülerleşen terim hakkındaki görüşünü de paylaşmak istiyorum. Streep sorunun erkeklik veya kadınlık değil, “insanlık” üzerinden ele alınması gerektiğini vurguluyor. Her ne kadar diziden bahsederken kadınlık ve erkeklik vurgusunu hikaye gereği kullanma gereği duysam da şiddet sorununun temelinde “insanlık” olduğu zaten aşikar. Zehirli olan ise sevgisizlik, değersizlik… İşte Big Little Lies ikinci sezonuyla bize bunu gösteriyor. Şiddet, ilişkileri sona götüren bir neden gibi görülse de aslında bir önceki kuşaktaki sevgisizlik, değersizlik durumunun sonucu olduğu göz önüne seriliyor. Bu dizi eminim izlerken benim gibi birçok kişinin gözlerini nemlendiriyor. Eminim, dizinin çekildiği toprakların binlerce km uzağındaki ülkemizde, binlerce kadın Big Little Lies ile aşina oldukları şiddetin, acının anatomisini inceliyor.

 

Yazı Cine Dergi’de Temmuz 2019’da yayımlanmıştır.

33 Yıldır Çekilen Dizi Ekranda: Chernobyl

Follow me

HBO’nun şimdiden klasikleri arasına gireceğini belli eden mini dizisi Chernobyl, Türkiye insanının hiç de yabancı olmadığı bir felaketi izleyicilerine sunuyor. 1986’da Ukrayna’da meydana gelen nükleer patlamanın anlatıldığı dizi, 5 bölümden oluşuyor. 33 yıldır çekilen dememin nedeni, hepimizin aslında bir yerinden bu hikayeye şahit bireyler olmamız. Dizinin prodüksiyonu 16 ay sürse de, bu yapım 30 küsur yıl + 16 ayda ekrana hazırlandı. Tüm dünyanın tanık olduğu bu trajik olay, etkilediği milyonlarca kişinin hikayesi ile bugün hala yazılmaya davam ediyor. Chernobyl dizisi de bize bu kabus tablosunun fırça izlerine yakından bakma fırsatı veriyor. Elbette olayın başat aktörlerini merkeze alan yalnızca birkaç hikayeyle… Etkileri 33 yıldır birebir hayatımızda olan bu kabus, yerel hafızamızda kameralar önünde “zararlı değil” diyerek çayını yudumlayan bakanlar, 80’li yıllarda doğan ve çay içmekten hala imtina eden Kuzey Anadolu gençleri, kanser ölümleri ve her ailenin üstüne çöken ölüm sessizliği ile yer buluyor. 5 bölümden oluşan dizi aslında bitmiyor, sonunda her birimizin çok iyi bildiği bir felaketin anılarını hafızalarımızda tazeliyor. Bu yazıyı dizinin henüz yayınlanan 4 bölümünü izleyerek ve HBO’nun podcastlarini dinleyerek yazıyorum. (Elbette neredeyse 5 saatlik podcasti deşifre edemeyeceğim için yazıda o yayınlardan birkaç not bırakıp sizi HBO’nun youtube, itunes ve spotify hesaplarına yönlendiriyorum. Dizinin, hikayenin ve gerçeğin mutfağını merak edenlerdenseniz muhakkak dinleyin)

Bu Bir Belgesel Değil, Yalanların Bedelinin Anlatıldığı Bir Docudrama

Dizinin 1. bölümünün açılış cümleleri özellikle tüm hikayeyi anlamak için kayda değer. “Asıl tehlike şu, eğer yeteri kadar yalan duyarsak o zaman artık doğruları seçemeyiz.” Dizinin yaratıcısı Craig Mazin podcastte de dizinin, “yalanların bedelinin hikayesi” olduğunu söylüyor ve sözlerini şöyle tamamlıyor: “İnsanlar yalan söylemeyi, yalanlara inanmayı tercih ettiğinde ve herkes gerçeğin üstünü örten o yalanı sürdürmek için edilgen bir komplonun ucundan tuttuğunda bundan kurtulmak için uzun süre uğraşılır ama gerçek bizi umursamaz. O sonunda karşınıza çıkar.” Dizinin tamamen gerçekleri ele alan bir belgesel olduğunu söylemek doğru değil, ancak gerçeklerden temel alan bir docudrama olduğunu belirtmek mümkün. Birçok karakter gerçek olsa da kurgu karakterler de mevcut. Elbette patlamanın nedeni ve olayların akışı ile ilgili her anlatı da var olan varsayımların dizi ekibi tarafından en “doğru” olduğunu tahmin ettikleri… %100, belgelere dayalı gerçeklikte değil dizi. Podcastte de Mazin bunun altını çiziyor, güvenilir kaynakları, derin araştırmaları mevcut ancak gerçekte olan ile ilgili, ortaya çıkan versiyonlardan en akıllarına yatan ekranda.

Chernobyl Neden Bu Kadar Etkileyici?

Çünkü rahatsız edici… Diziyi izleyenlere sorduğumda hep aynı kelimelerle hislerini tarif ettiler. “Kanım çekildi”, “Ürkütücüydü”, “Gerçekçiydi.” Üzerine radyoaktif enerji yüklü parçacıklar yani zehir yağarken, yangının ışıklarının çok güzel olduğunu söyleyen insanlar, oyun oynayan çocuklar vardı dizide. Patlamaz denilen çekirdeğin patladığı reaktörün hissettirdiği, batmaz denilen Titanik’in batışındaki sahneleri izlemek gibiydi. Balo salonunda eğlenen insanların yerini, reaktörün patlamasını izleyen masum halk almıştı. İzlerken ben bunu düşünmüştüm, sonra podcasti dinlediğimde dizinin yaratıcısı Craig Mazin de Titanik’e gönderme yaparak bu hikayeyi neden anlatmak istediğini, neden araştırmaya başladığını anlatıyordu. “Titanik neden battı deseler herkes buzdağına çarptığını söyler. Ama kimse Çernobil’in nedenini söyleyemiyordu. Bu yüzden bu konuyu araştırmaya başladım.” Bence sadece Çernobil’in gizemi değil, trajedisi de Mazin’i bu benzetmeye zorluyordu bilinçaltında. Ne de olsa acının yüzü her yerde farklı ama hissi aynıydı.

Çernobil’in neden bu kadar etkileyici olduğunu düşünürken aklıma Albert Camus geldi. 1960’ta bir araba kazasında ölen Camus, ölümünden önce kendisine en absürt ölümün hangisi olduğu sorulduğunda “araba kazası” yanıtını vermiştir.* Değişen dünya, yaşamı değiştirirken ölümü, ölümün nedenlerini ve şeklini de değiştirmiştir. Hastalıktan ölen insanların yerini daha uzun yaşayan ancak kendi yaptıkları aracın bir yere çarpmasıyla ölen insanlar almıştır. Nasıl ironik değil mi? Çernobil’in de hepimizi bu kadar etkilemesinin nedenlerinden biri bu sanırım. İnsanoğlunun yaşam gereklerini karşılamak üzere, daha çok enerji ihtiyacını karşılamak için ürettiği dev reaktörlerin insan yaşamına son vermesi… Üstelik patlama güvenlik testi yapılan akşam, test sırasındaki işlemler nedeniyle oluyor. Çok ironik değil mi?

Dizide Chernobyl Felaketi Nasıl İşleniyor?

Dizide patlama sonrası uzun bir süre önce reaktör görevlileri sonrasında ise devlet tarafından inkar mekanizmasının işlediğini görüyoruz. Yalan üstüne yalan söyleniyor. Dizide reaktöre 400 km uzaktaki nükleer enerji merkezinde bile sistemlerin radyasyon alarmı verdiği görülüyor. Olayın etkilerinin 100 yıl net olarak süreceği, tam olarak yeryüzünden temizlenmesinin 50.000 yıl alacağından bahsediliyor. Patlamadan 20 saat sonra, biliminsanlarının geçen her saat Hiroşima’nın iki katı radyoaktif yayıldığını söylemesi, facianın derecesini gösteriyor. Yayılan plütonyum 239’un yarılanma süresi 24.000 yıl deniyor. 2600 metrekare alana yayılmış radyoaktif yıkıntıdan söz ediliyor. Alan içindeki insanlar olaydan ancak 1 ay sonra tahliye ediliyor. Tüm hayvanlar vurularak öldürülüyor. Bütün ormanlar dümdüz ediliyor. 100 kilometrelik alanda toprağın üst yüzeyi ters yüz ediliyor. Kurşundan, kaynakla kapatılan tabutlarla betona gömülen cenazeler, ölen kuşlar, silahla vurulan köpekler var dizide. Damarlarınızın sündüğünü, büzüştüğünü hissettiriyor bazı sahneler.

Soğuk Savaş ve Amerika Paranoyası

Dizinin Amerika’dan bakan gözlerle detaylandırıldığı aşikar. Soğuk savaş döneminde reaktörde patlama olunca ilk akla gelen sabotaj, bomba, Amerika’nın olası saldırısı oluyor. Hatta patlama sonrası yalanların sıralandığı bürokratik son dakika toplantılarının merkezi de saldırı ihtimaline karşı yapılan sığınak… Dönemin atmosferi dizinin colorından genel planlarındaki seçimlere kadar her ayrıntıda göze çarpıyor. Elbette ideolojik vurgular da mevcut. Bir distopya karamsarlığında görülen tablo, komplo teorileri ile uyuşan toplum öylesine rahatsız edici ki… Bürokratların tutumları, yalnızca birkaç yıl sonra tarihin tozlu sayfalarına gömülecek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlılık yemini ederek kendi canından vazgeçen insanlar… Robotlar radyasyon dolayısıyla kullanılamaz hale gelince, insanları radyasyona feda etme fikri konuşulurken askerler için kullanılan “biyorobot” tabiri… Olaydan 10 yıl önce, 1975’te, patlamaya yol açan acil kapatma işlemi sorununun aslında raporlanmış olması ve devletin bu bilgiyi “devlet sırrı” olarak klasifiye ettiği için ilgili makaleden çıkartması… Dizide olanların birçoğu gerçek, daha da ürkütücü olan ise izlediğiniz sahnelerde bir felaketin parçası olarak sunulan birçok şeyin, günümüzde hala kapalı kapılar arkasında olabilecek olması.

Diziden Dikkat Çekici Notlar:

  • Dizinin ilk bölümünün adı 1.23.45 yani güvenlik testinin yapıldığı tam saat.

  • Dizinin yaratıcısı Craig Mazin, 1986’da, olay olduğunda yalnızca 15 yaşındaymış.

  • Dizi Litvanya ve Ukrayna’da çekilmiş. Patlayan santralinin benzeri olan Ignalina Nükleer Santrali’nde çekimler yapılmış.

  • Çekimlerde birebir gerçek kostümler, dönemin kıyafetleri kullanılmış.

  • Hidur Guðnadóttir, dizinin orijinal müzikleri için nükleer santrali gezerek o bölgedeki doğal seslerden ilham almış.

Sonuç Yerine

Sovyet karşıtı bir bakışla, propaganda tavrıyla ele alınan anlatıyı politik yönden de analiz etmek elbette mümkün ancak yeri bu yazı değil malumunuz. Sorgulayan bakışı cebinizde tutarak diziyi izlemenizi tavsiye ediyorum. Chernobyl dizisi hakkında okuduğum en ilginç benzetme ise Newsweek dergisindeydi. Dizideki birçok karakterin gerçekliği, suçun çalışan insanlara atılmış olması ve nihayetinde yalanının bedelinin sorgulanması nedeniyle dizinin o insanların anısına yapılmış bir anıt olduğu söyleniyordu. Siz de bundan tam 33 yıl önce yaşanan bu olaya yakın pencereden bakmak, Amerika tarafından şekillendirilen bu anıtı görmek istiyorsanız Chernobyl’i izleyin. Rahatsız olacağınıza eminim ama belki de bu rahatsızlık bugün hala inşaası süren nükleer enerji santrallerinin ne kadar tehlikeli olduğunu anlatabileceğimiz bir çığlık olur.

*: Konuyla ilgili makaleyi Düşünbil dergisinin Nisan 2018 sayısında yer alan Hamza Celaleddin imzalı, “Politik-Estetik bir inceleme: Filozoflar Neden Öldü?” yazısında bulabilirsiniz.

Yazı ilk olarak Haziran 2019’da, Cine Dergi’de yayınlanmıştır.

Chernobyl Yazım Cine Dergi’de Yayında

Follow me

View this post on Instagram

Sözün ucunu bulmakta, toparlamakta en zorlandığım yazım oldu galiba. Sayfalarca not, saatlerce izleme, dinleme… Elbette toplumsal hafızamızda yer eden onlarca anı, cümle… Chernobyl yazım taze taze sizlerle… 33 yıldır çekilen dememin nedeni, hepimizin aslında bir yerinden bu hikayeye şahit bireyler olmamız. Dizinin prodüksiyonu 16 ay sürse de, bu yapım 30 küsur yıl + 16 ayda ekrana hazırlandı. Tüm dünyanın tanık olduğu bu trajik olay, etkilediği milyonlarca kişinin hikayesi ile bugün hala yazılmaya davam ediyor. Chernobyl dizisi de bize bu kabus tablosunun fırça izlerine yakından bakma fırsatı veriyor. Elbette olayın başat aktörlerini merkeze alan yalnızca birkaç hikayeyle… link bioda… ( www.cinedergi.com ) #chernobyl #hbo #tvdizisi #cernobildizisi #cernobil #yabancidizi #cinedergi

A post shared by Gizem Kaboğlu (@gizemkaboglu) on

Zalim İstanbul’dan Öpücük Açılımı: “Kalbim Değil, Canım İstedi Öpüştüm”

Follow me

Ekranda eril kültürün yaygınlığı malumunuz. Kadın karakterlerin güçsüz, ağlayan, eve mahkum, çocuk bakan ve erkeğe muhtaç çizimini birçok dizide izliyoruz. Erkeklerin zengin, güçlü, kahraman, koruyan kollayan hali de neredeyse her projede görülüyor. İstisnalar veya toplumsal cinsiyet rollerini bir şekilde yinelese de kayda değer ölçüde eşitlikçi, kısmen iyi örnek diziler de yok mu, elbette var. Bana sorarsanız o kısmen iyi örneklerden birkaçı Kadın, İstanbullu Gelin ve Zalim İstanbul. Bu dizilerin de defektleri yok mu var ki, ona son paragrafta geleceğim.

Zalim İstanbul’un Konusu

Zalim İstanbul, zengin Karaçay ailesinin yanına hizmetli olarak gelen Antakya’lı fakir bir ailenin hikayesi ile başlıyor. Agah Karaçay’ın engelli yeğenine gelin alma isteği, zengin ailenin oğlunun yardımcı kızlardan biri ile sevişmesi ama ablasına aşık olması, fakir ailenin bıçkın delikanlı oğlunun sürekli kavga eder hali dizinin lokomotif akslarının ayaklarını oluşturuyor. Ailesini bir arada tutmak için çabalayan geleneksel bir baba olan Agah Bey, entrikacı karısı Şeniz, internet fenomeni kızı Damla, tam bir playboy olan oğlu Cenk ve engelli yeğeni Nedim ile uğraşırken bir yandan da müştemilata yerleşen ailenin inatçı annesi Seher, doğrucu kızı Cemre, yükselme hırsı olan küçük kızı Ceren, oğlu Civan ve ortalığı karıştıran babaannesi ile başına dert alıyor. Her bölümünde sınıf farkının ve iki aile arası çatışmaların işlendiği dizi ayrıca geçmişte kalan büyük bir sırrı da saklıyor. Ailenin engelli yeğeni Nedim’i camdan atanın Cenk Karaçay olduğu haftalardır saklanarak sır perdesi oluşturuyor.

Ekran yolculuğuna yakın zamanda başlayan Zalim İstanbul’un ilk bölümünü izlediğimde tutacağından emin olmuştum. Fikret Kuşkan gibi oyuncuları, Cevdet Mercan gibi yönetmenleri ne kadar özlediğimizi hatırlatan dizi, elbette senaristi Sırma Yanık’ın imzası ile de fark yaratıyor. Diziyi kaleme almayı uzun zamandır düşünüyordum ama yazmama vesile olan sahne geçen hafta geldi.

Benim Bedenim Benim Kararım”

Dizinin 5. bölümünde yer alan bir sahne uzun zamandır ekranda hasret kaldığımız bir kadın karakterin de müjdesini verdi. Dizinin asi kızı, doğrucu ismi Cemre (Sera Kutlubey canlandırıyor), kendisini zorla öpen Cenk Karaçay’a tokat atıp haddini bildirdikten sonra, genç adamı ailesinin önünde ifşa ederek rezil etti. Susan, kabullenen, tacizci yerine utanan kadınların yanında tacizi ifşa eden, dik başlı ve güçlü bir kadın görmeyeli uzun zaman olmuştu. Ancak bu kadar da değildi. Öpüşmeyi öğrenen Cemre’nin erkek kardeşi Civan, namus bekçisi olarak genç kadının karşısına dikilerek hesap sordu.

Kavganın eşiğine gelinen o sahnede, Cemre öpüşmesinin hesabını kimseye vermeyeceğini tam olarak şu sözlerle ilan etti: “Hiçbir yere kaçıp saklanmıyorum. Öpüştüysem öpüştüm. Kimseye hesap vermiyorum. Duydun mu beni? Öpüştüysem öpüştüm, ne yapacaksın? Sen kimsin de benden hesap soruyorsun. Anam mısın babam mısın? Anam babam olsan kaç yazar? Yaşım kaç benim. Benim hayatım benim, öpüştüysem ben öpüştüm. Benim bedenim! Alıyor mu o kafan! Eğer mesele o olsaydı, benim kalbim derdim ama mesele o değil. Benim kalbim haddini bilmez, dünyayı kendi etrafında dönüyor sanan, dünyanın bütün kadınlarını hak ettiğini sanan zengin bebesi bir ukala için atmaz. Duydun mu? Kalbim değil, canım istedi öpüştüm. Şimdi git, bekçilik yapacaksan kendi namusuna bekçilik yap, benimkine değil.”

Aşksız Seksin Ceza Aldığı TV’de Bu Replikler Kayda Geçmeli

Ekranda sadece canı istediği için, kalbi attığı için değil, bir erkekle öpüşen ve bunu ilan eden kadın karakter görmenin ne demek olduğunu bir hatırlatma ile belirtmek istiyorum. 2014 yılında TV2’de yayınlanan Arkadaştan Öte adlı filmin tanıtımları “aşksız seks” nedeniyle, “Arada aşk olmadan cinsel ilişkinin genel ahlak yapısına ters olduğu” gerekçesi ile ceza almıştı. Zaten 2013 sonrası ekranların ciddi düzeyde muhafazakarlaştığı da malumunuz. Hal böyleyken, bir kadının feminizmin sloganı olan “benim bedenim benim kararım” cümlesini bağıra çağıra söylemesi, sadece canı istediği için biriyle öpüşebilmesi bence kayda değer bir mesaj. Avşar Film’e, dizinin yönetmeninden senaristine, oyuncularına kadar tüm ekibine teşekkürü borç biliyorum. Daha çok Cemre’lere ihtiyacımız var.

Dizilerin Tecavüz Gündemi, Kadınların İftira Yarışı

Ancak… Aynı dizide verilen bir mesaj daha var ki, bir dizide daha örneğini görünce altını çizme gereği duydum. Zalim İstanbul’un henüz ilk bölümünde dizinin engelli karakteri Nedim’in saldırısına uğradığını söyleyen hemşire, genç adama iftira atarak ekrana gelmişti. İzlenen kamera kayıtları kadının yalan söylediğini ortaya koymuştu.

Birkaç hafta önce Kadın dizisinde, Şirin saplantılı bir şekilde peşinde dolandığı ablasının kocası Sarp’ın kendisini yıllar önce istismar ettiğini müstakbel sevgilisi Emre’ye söyledi. Aynı Şirin, Sarp’a taciz iftirasında bulunup kavga çıkmasına da neden olmuştu. Birkaç hafta sonra, dizinin 60’ıncı bölümüne geldiğimizde ise Ceyda ve Emre evde kavga ediyordu. Emre’yi evden kovan Ceyda, genç adam gitmek istemeyince açık bir tehditte bulundu: “Gitmezsen bana tecavüz ediyor deyip ortalığı ayağa kaldırırım

Dizilerde yeni furya da kadınların taciz, tecavüz iftirası galiba. Her tecavüz olayında failin aklanmaya çalışıldığı, mağduru suçlamak için bahanelere sığınılan ve en yaygın savunmanın “iftira atıyor” olduğu, hatta faillerin mağdurlara utanmadan iftira davası açtığı bir ülkede bu mesajları verirken dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum. Hele iki dizinin de senaristleri kadın olduğunda bu hassasiyeti görmeyi umuyorum.

Sevgili Hande Altaylı ve Sırma Yanık nezninde, hem bir sosyoloji mezunu, müstakbel aile danışmanı olarak, bu tür konulardaki sağduyu beklentimi yinelemek istiyorum. Her hafta milyonlarca izleyiciyi ekrana kilitleyen dizilerde, tecavüzün iftira olarak kadının elinde bir silah gibi gösterilmesi çok tehlikeli.

Diziler 150 dakika, haklısınız onca sahnede ne anlatılacak, elbette şiddet yasaklansın demek doğru değil yasaklara karşıyım… Dizilerde gerekiyorsa şiddet de olacak, neticede çatışma yaratmak gerek ama kadının şiddet karşısındaki duruşu da örnek teşkil edecek! Bir de konu yan karakterlerin birkaç dakikalık sahneleri olduğunda, bu hassasiyeti aramanın bahane gözetmeksizin haklı olduğuna inanıyorum. Gerçekten; Ceyda, Emre’yi evden kovarken, “gitmezsen çığlık atarım” dese yeterli olmaz mıydı?

İyi Seyirler…

Yazı ilk olarak Mayıs 2019 sayısında Cine Dergi’de yayınlanmıştır.

Çukur Dizisinden Etkilendi Soy Adını Değiştirdi

Follow me

Haber geçtiğimiz hafta gazetelerde yer aldı. Show TV’de ekrana gelen Ay Yapım imzalı “Çukur” dizisinden etkilenen bir aile soyadlarını “Koçovalı” olarak değiştirdi. Haberin detayı şöyle: Tokat’ta, Samyeli Mahallesinde ikamet eden evli ve 2 çocuk babası servis şoförü Mehmet Koçovalı (56),Show TV’de yayınlanan “Çukur” dizisindeki ‘Koçovalı Ailesi’nden etkilenerek soyadlarını değiştirme kararı aldı. Nüfus Hizmetleri Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun kapsamında yaklaşık 6 ay önce “Verir” olan soy adını, “Koçovalı” olarak değiştiren aile torunlarına da “Yamaç” adını vermeye hazırlanıyor.”

Hayali Aşan Televizyon

Televizyon dizilerinde yaşananların gerçek hayata sirayet ettiği örnekleri daha önce de görmüştük. Kurtlar Vadisi sonrası Çakır’a cenaze namazı kılınması malumunuz en bilinen örnek… Paul Walker öldüğünde sokakta lokma dağıtmış milletiz. İki sene evvel doğan kız çocuklarının çoğunun adı Kiralık Aşk dizisi nedeniyle Defne koyulmuştu. Herkesin Polat Alemdar paltoları ile gezdiği, çuval olayının intikamının Amerikan askerlerinden bir filmle alındığı günler öyle çok uzağımızda değil. Hatta birkaç gün önce internette yayılan yabancı bir izleyicinin, kendi dilinde, ülkesindeki kadınlara seslendiği video da aynı illüzyonun sonucu. İstanbullu Gelin dizisinde Özcan Deniz’in canlandırdığı Faruk karakterinin kadınlar tarafından sürekli örnek gösterilmesinden yılan izleyici, “Faruk Faruk… Yetti Faruk… Böyle adamlar gerçekte yok!” diyerek dakikalarca isyan etmişti. Kadınların ideal erkeği haline gelen Faruk karakteri, belli ki kadınların özel hayatlarındaki partnerlerini de onunla kıyaslamasına neden oluyordu. Bunun gibi birçok örnek daha sayabiliriz. Elbette tüm örnekleri bir arada düşündüğümüzde izleyicinin dizi karakterinin soy adını alması da “tuhaf” gelmiyor.

Soy Adı” Yalnızca Soy Adı değildir

Evet, değildir. Yalnızca soyun devamı için bu topraklarda evlilikler yapıldı, yapılıyor. Erkek çocuk talebi ile “er doğuramayan” kadınlar boşanmaya, kuma almaya zorlandı, zorlanıyor. Doğuda, Batıda… Sessizlik hüküm sürdüğünde kız çocuk doğduğuna hükmediliyor. Erkeğin değerinin, iktidarının maşalarından biri de soy adı. Soy adı bir iktidar aracı… Eşine o adı vermek, çocukları isimlendirmek erkeğin soyunun devamına taahhütü. Eril kültürümüzde soyad öyle kıymetli ki, kadın bile ancak dava açarak evlenmeden önceki soy adını evlilik sonrası da, tek başına kimliğinde taşıyabilir. Kadının erkeğe soy adını verdiği istisnai örnek eski başbakan Tansu Çiller ve eşi Özer Çiller. Orada da devletin gücüne hükmeden bir kadının ancak aile içinde bu simgesel iktidar aracına ulaştığı gözlemlenebilir. Yani başbakan olmadan kocasına soy adını veren kadın sanırım yok, varsa da haberimiz yok. Herhangi bir erkeğe, kadının soy adını almasını teklif etmesi, düşünülebilir bir hadise bile değil birçok kişi için. Peki neden Çukur dizisi insanlara ailelerinden aldıkları, soylarını, özlerini, akrabalıklarını belirleyen kimliklerinden vazgeçirme noktasına geldi. Çukur, bu insanlara nasıl bir yeni kimlik sundu?

Çukur Dizisi, “İyi” Mafyaların Hikayesi

Mafyatik ilişkileri ailevi süslerle tamamlayan, ancak salon mafyaları yerine sokak çetelerinin gözünden şehri yansıtan Çukur, bol silahlı sahnelerinin yanında romantik duruşuyla da izleyicileri tavlıyor. Kötünün de iyisi olur dedirten Vartolu gönüllerde taht kurarken, dizinin babası İdris Koçovalı, oğlu Yamaç ile verdiği savaşın her raundunda izleyiciye bir doz daha adrenalin veriyor. Aşk da mevcut, gelin kayınvalide çatışması da, baba oğul çekişmesi de, çete vurdu kırdısı da… Belalı bir mahalle olan Çukur’da süren iktidar mücadelesi, aslında aile içi çatışmaların da sahnesi oluyor. Uyuşturucu satmayan “etik” mafya, silah ticareti ile gücünü sağlamlaştırıyor. Devlet yok… İktidar çetelerin elindeyken varoşlardan filizlenen şiddet, ekrana tüm heyecanıyla yansıyor. Koçovalı ailesinin hakimiyet kurduğu bu alan, sokağın kendi mücadelesine sahne oluyor. Ölüm, silah, küfür, şiddet ile beslenen çıkmazlar, eril kültürün buram buram kokusunun yayıldığı bir mahalleyi göz önüne seriyor. Kadının söz hakkının, özgürlüğünün olmadığı, geleneklerle, toplumsal cinsiyet rolleri ile ve erkek iktidarıyla ezildiği bu dünya, kendi meşruiyetini aile olmak, aşk, mahalle kültürü, aidiyet gibi yapılan her şeyi mübah gösterebilecek geleneksel ayaklar üzerine oturtuyor. “Gömün beni çukura” şarkısı mahallenin marşı misali dillere pelesenk, izleyici de her hafta bu sokak kavgasına seyirci oluyor.

Koçovalı Soy Adı Yeni Bir İktidar Kaynağı

Soy adının önemine değinmişken, Çukur’un da vadettiğinin eril dünyanın iktidarı olduğunun altını çizerken, bu dizinin karakterlerinin soy adını almanın tesadüf olmadığını anlamışsınızdır. Malum aile kendi soyundan devraldığı mirası değil, televizyonun sabun köpüğü dünyasında yaratılan bir hayalin gücünü sırtlanmayı seçiyor. Ne kadar trajik değil mi? Hayalin kişinin kendi geçmişinin, gerçeğinin ötesinde olduğunun çok acı bir örneği bana göre… Dizinin resmettiği dünyanın şiddeti, öfkesi, testosteronu ve hegemonya üzerinde yükselen başarısı bir yanda, bu dizinin kültürel mirasını çocuklarına bırakmak isteyen aile bir yanda… Hangisine yanacağımı bilemiyorum. Tam da bunu düşünürken, diziden bir replik düştü internette karşıma “Aile nedir? Dev bir hayal kırıklığından başka. Sen kaçtığının zannettiğin zaman seni dibine çeken dev bir çukurdan öte”… Kim bilir, belki de bundan on yıl sonra Tokat’taki Koçovalı ailesinin üyeleri bu cümleyi kuracak. Ümidimizi kesmeyelim dostlar.

 

Yazı, ilk olarak Cine Dergi Mart 2019 sayısında yayınlanmıştır.

UYARLAMA DİZİLERİN, UYARLANAMAYAN KARAKTERLERİ

Follow me

Tüsiad’ın 2018 yılında, 6 kanalda en çok izlenen 12 diziyi ve 161 karakteri ele aldığı, Türkiye’de “Televizyon Dizilerinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” başlıklı raporunda şu cümle yer aldı: “Kapsanan dizilerin hiçbirinde kendisi veya başka birisi tarafından açıkça veya dolaylı yoldan LGBTİ birey olarak tanımlanan bir karakter olmadığı için bu araştırma toplumsal cinsiyet rollerini heteroseksüel kadın ve erkek algısı dahilinde incelemiştir.” Aynı günlerde 2018 yılı için Amerika’da, GLAAD tarafından hazırlanan “Where we are on TV report” televizyon dizilerinde LGBTQ yansımasının %8.8 oranında olduğunu duyurdu. Diğer ülke televizyonlarında boy gösterirken, Türkiye televizyonlarında görünmez olan LGBTİ karakterlere kısaca değinerek tabloyu netleştirebiliriz. Her yıl, yabancı dizilerde var olan gey, lezbiyen, biseksüel, trans birey karakterler, Türkiye uyarlamalarında adeta buharlaşıyor. Heteroseksist yayıncılık anlayışı ile sansürlenen, yoksayılan karakterlerin sayısı hiç de az değil.

Türkiye’nin en çok izlenen gençlik dizilerinden Kavak Yelleri de Dawson’s Creek adlı dizinin yerli versiyonuydu. Orijinalinde gey olan Jack McPhee, Kavak Yelleri’nde heteroseksüel bir erkekti. Gossip Girl uyarlaması Küçük Sırlar’da da benzer değişiklikler yer almıştı. Gossip Girl’de Serena’nın kardeşi Eric van der Woodsen geyken, Küçük Sırlar’da Su’nun ağabeyi Aslan Cem uyuşturucu bağımlısı bir heteroseksüel olmuştu. Pretty Little Liars da Tatlı Küçük Yalancılar adıyla Türkiye televizyonlarında yerini adı. Dizinin orijinalinde ana karakterlerden Emily eşcinseldi, hatta hikayenin ana çatışmasını oluşturan kayıp Alison ile yakınlaştığı sahneler açıkça ekrana geliyordu. Yerli uyarlamada ise Emily heteroseksüel Ebru olarak ekrandaydı. Kayıp Açelya ile değil onun kardeşi Cesur ile flört ettiği görülüyordu.

Takvimler 2010 yılını gösterdiğinde, ekrana gelen Mükemmel Çift adlı dizi de uyarlama konusunda trajik bir örnek oluşturuyordu. Los Exitosos Pells adlı Arjantin dizisinden yerelleştirilen Mükemmel Çift’in yazım aşamasında alternatifli senaryo oluşturulduğu bizzat yapımcısı tarafından açıklanmıştı. Başrol oyuncusunun gey bir karakter oynamak istememe ihtimaline karşı, karakterin “çirkin ve şişman bir kadınla” ilişki yaşaması üzerine ikinci senaryo yedeklenmişti. Oyuncu rolü oynamaktan imtina etmeyeceğini söylediğinde ise, oyuncu Tardu Flordun’un Hürriyet Gazetesi’ndeki demecine göre öpüşme sahnesi alternatifli olarak çekilmişti. Alternatif sahnede karakterler yalnızca sarılıyordu. Dizi bu şekilde ekrana geldi ve repliklerde geçen “gey” kelimesi biplenerek yayınlandı. Dizinin değiştirilen “öpüşme sahnesi” üzerine bir diğer gey karaktere hayat veren oyuncu Tuğrul Tülek yaptığı açıklama ile olayın vehametinin ne kadar büyük olduğunu ortaya koyuyordu. Tülek, rolü nedeniyle işine son verildiğini iddiasını kişisel Twitter hesabından şu cümlelerle duyurmuştu: “Mükemmel Çift” dizisinde gay bir karakteri oynadığım için 1,5 yıldır TRT Çocukda sunduğum programdan çıkarıldım. Hem de yayına son 5 dk. kala çıkan jet bir kararla!!! Yorum yok.” Bir tuhaf uyarlama trajedisinin sonu dizinin erken finali olmuştu.

Amerikan Desperate Housewives dizisinden uyarlanan, Umutsuz Ev Kadınları dizisi, dizinin orijinalinde gey olan Andrew karakterini Kerem adıyla ekrana getirmişti. Ailesi ile cinsel yönelimi üzerinden çatışma yaşayan Andrew’un yerine, okumak istemeyip çalışmaya gönül vererek suni sancılar yaşayan Kerem ekrana gelmişti. Yayınlandığı dönem “uyarlanamayan” karakter, eleştirmenlerin köşe yazılarına konu olurken, dizi mezarlığında da utanç vesileleri arasında da yerini almış oldu.

Geçtiğimiz yıllarda yine bir Amerikan dizisi olan Revenge’ten uyarlanan İntikam da benzer bir sansürle gündeme gelmişti. Revenge’te biseksüel olan ve cinsel yönelimi hikayenin akışını direkt etkileyen Nolan, İntikam’da Hakan adıyla “yerelleştirilmişti”. Dizinin yayınlandığı dönem Hürriyet Gazetesi’ne röportaj veren oyuncu Engin Hepileri, karakterle ilgili söylediği cümlelerde, bugün hala ibretlik olarak hatırlanacak şu satırlara imza atıyordu. “Çekimlere başlamadan önce birkaç kere prova yaptık. (…) (Yönetmen Mesude Erarslan’ın) Bir iki tane çok kilit cümlesi oldu. “Bence Hakan’ın kadınsal korkuları var” dedi. Bir oyuncu için iyi bir açılımdı. “Aslında çok sert gözüken ama çok duygusal bir insan” dedi. (…) Hakan giyimine kuşamına çok düşkün bir karakter. (…) Saçlarım da artık biraz daha farklı görünüyor.” Keywordler; kadınsal korkular, duygusal insan, giyimine düşkün ve saçları farklı. Boşlukları doldurunca ortaya çıkan, elbette yalnızca bir karikatür.

Halen ekranda olan, bir diğer uyarlama dizi ise Bizim Hikaye… Orijinal adıyla Shameless, ülkemize uyarlanırken epeyce değiştirildi. Değişikliklerden biri de eşcinsel olan Ian karakterinin Hikmet adı ile heteroseksüel hale getirilmesiydi. Homoseksüellik hikayeden silinerek, yerine evli ve kendisinden yaşça büyük bir kadına aşık olan Hikmet’in dramı konuldu. Gelen yorumlar üzerine, dizinin yönetmeni Serdar Gözelekli, Episode dergisine yaptığı açıklamalarda şu cümlelerle yer vermişti: “Ortada çok sağlam bir senaryo matematiği var, çok sağlam bir dramatik altyapı var, çok sağlam karakterler var. Mesela gey de gay diyip duruyorlar… Şöyle bir sahne anlatıyım size; gay olan yanında gay sevgilisi uyurken telefonla arayan diğer erkek arkadaşına fısıldayarak “seni özledim” diyor mesela. Yanında yatan insanı aldatıyor. Bunun erkek ya da kadın olması neyi değiştiriyor ki? Yanında yatan erkek diye izlemiyorum ki ben o sahneyi. Yanında yatan sevgiliyi aldatıyor diye izliyorum…” Halihazırda bu cümleler şu soruyu da doğuruyordu, madem öyle karakter gey kalsaydı, dizinin lokomotifi dramatik altyapı ise karakterin cinsel yönelimini değiştirmeye neden gerek duyuldu?

Uyarlama dizilerin LGBTİ karakterine en son örneklerden biri de Avlu dizisinin Bade’siydi. Wentwort isimli Avustralya dizisinden uyarlanan Avlu’da trans kadın Maxime karakteri, Bade adıyla yer alacaktı. Sevda Dalgıç’ın haftalarca spor yaparak hazırlandığını belirttiği karakterin diziye girmesi ile çıkması bir oldu. Birkaç bölüm ekrana geldikten sonra, oyuncunun rahatsızlığı nedeniyle ekrana ara veren karakter, sonrasında senaryodan çıkarıldı. Yapımcı, hikaye gereği karakterin üç bölüm daha bekletileceğini ancak oyuncunun beklemek istemediği için diziden ayrıldığını söylerken, oyuncu Dalgıç, hastalığı nedeniyle dizi kadrosundan çıkarıldığını iddia etti. Neticede ekrandaki LGBTİ karakterlerden biri daha bu şekilde tarih oldu.

Neden ekranlarda LGBTİ karakterler yer almıyor sorusuna verilen en yaygın yanıt: “İzleyici hazır değil.” Muhafazakar iktidar ve muhafazakarlaşan politikalara uyum sağlayarak her geçen yıl daha da heteroseksist ve çoğu zaman homofobik olan televizyonlar, sektör profesyonellerinin önyargıları ile tek tip karakterlere mahkum ediliyor. Heteroseksüel olan karakterler bile ekranda öpüşemiyor, evlenmeden sevişme iması bile neredeyse hiç yapılamıyor. Her biri sünni müslüman, apolitik, heteroseksüel ve Türk olan karakterlerle dizilerde, suni çatışmalar yaratılarak hikaye açıyor. Hangi araştırmaya dayandığı belli olmayan, “Türk halkı buna hazır değil”, “Bu reyting almaz” klişesi yürütülerek, toplumda olduğu gibi ekranda da “diğer” kimlikler görmezden geliniyor. Halbuki Bir İstanbul Masalı, Kayıp Şehir, 20 dakika gibi dizilerde gerçekçi LGBTİ karakterler yer aldı. Her üç dizi de geçtiğimiz yıllarda izleyici çekti.

Peki bugün ne değişti? Bugün reyting sistemi, reyting ölçümlerinde belirleyici olan SES gruplarının üyeleri, örneklem seçimindeki kriterler, grupların yüzdeleri değişti. Sosyal politikalar değişti. Örneklem oluşturmada ana kriterlerden biri olan sermaye yıllar içinde el değiştirdi. RTÜK yasakları ile ekranda “ahlaksızlık” gibi göreceli kavramlar ceza sebebi olarak öne çıktı. Aslında “İzleyici hazır değil, bu reyting almaz” diyerek klişeleri yeniden üretmek yerine, 10 yıl önce çoğulculuğa “hazır” olan televizyon dünyasında bugün nelerin, nasıl ve neden değiştirildiğini tartışmalıyız. Uyarlama dizilerin bazı karakterlerinin neden uyarlanamadığını ancak böyle anlayabiliriz.

Gizem Merve Kaboğlu

Kaynaklar:

Tüsiad Televizyon Dizilerinde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Araştırması, sf:20 (https://tusiad.org/tr/component/k2/item/download/8901_3e4a0118437abd98da80800e9e316bfc )

https://www.glaad.org/tags/where-we-are-tv

Milliyet Gazetesi, Cadde Eki, 06.04.2010 yayın tarihli “Gey sitelerindeki yorum yüzünden öpüşme kalktı” başlıklı haber.

Hürriyet Gazetesi, Kelebek Eki, Pınar Yılmazerler imzalı 22.10.2010 yayın tarihli “İşte mükemmel çift” başlıklı röportaj.

Milliyet Gazetesi, İbrahim Şahin imzalı 05.10.2010 yayın tarihli “Gey Rolünü Aldı Trt’den Atıldı” başlıklı haber.

Hürriyet Gazetesi, Kelebek Eki, Ebru Esen Turgud imzalı 24.12.2012 yayın tarihli “Beren’in koruyucu meleği” başlıklı röportaj.

Episode Dergisi, Ağustos 2017 sayısı, “Bizim Hikaye’nin yönetmeni Serdar Gözelekli: ”Shameless’ın senaryosunu değil hikayesini Türkiyelileştiriyoruz”” başlıklı röportaj.

https://t24.com.tr/haber/avlu-dizisinin-yapim-sirketinden-sevda-dalgic-aciklamasi,757936

Yazı ilk olarak, Kaos GL dergisi 164. (OCAK-ŞUBAT 2019) sayısında yer almıştır.