Kirleniyor beyazlar

Follow me
Şimdi bir kalem karalıyor bir beyazlığı, hırçınca, titreyerek… Ve bir beyaz kirleniyor, karalanıyor haşince… Siyah lekelerle doluyor bir kağıdın önce sol sonra sağ yanı, ve iki göz takip ediyor soldan sağa beyazlığın hızlı ölümünü. Elimin değdiği yerlere siyah bulaşıyor, kömür beyazı boyarken beni de karalıyor, ben karalandıkça kağıt, tekrar ve tekrar… İkimiz de koyulaşıyoruz, karanlığa daha da yaklaşıyoruz şimdi. Birilerini gömüyorum, sanki kömür kapatıyor ölülerimin, ölümlerimin üstünü, kağıdın her siyahına birini, bir anıyı, bir beyazı, bir kelimeyi gömüyorum, sustuklarımı defnediyorum, konuştuklarıma kara çalıyorum. Affedersiniz, özür dilerim diyorum, aklıma gelen ilk ölüm sonrası cümleleri, dualarımı okuyorum.
Üzgünüm, çok üzgünüm… Ölümlerin ardından nasıl olunursa öyleyim, eski mezarları taşımak gibi, karalayarak, üstünü çizerek, silmek veya yırtıp atmak yerine önceki sayfalarında karanlıklar bırakarak geçiyorum beyazlara. Bir önceki sayfaları kirleten kömürle deşiyorum yeni sayfanın dokularını, üzgünüm yine kazılıyor bir yerler, yine kirleniyor, kirleniliyor. Bir yerde, başka bir yerde başka birileri de karalıyor, biliyorum belki de ben gömülüyorum şu an başka bir beyazın derinliklerine. Hepimiz biraz ölüyüz, hepimiz her an biraz daha ölüyüz, bu yüzden bir yanımız hep karanlık ve yere düşüyor gölgelerimiz.* Bir tarafımız gömülmüş, üzülüyorum…
Yansıması olmayan bir şehirde yaşıyorum, denizi olmayan, aksini hiç görmemiş küstah bir kentin binalarına, semalarına bakıyorum her sabah. Aynayı hiç görmemiş bir kentin sokaklarındayım, kendi aksim de yalnızca gölgem oluyor böyle yansımasız şehirlerde. Başkalarının bir yanımı ezdiği, karanlığımın ayaklar altında gezdiği zamanlar oluyor, mezarlara basmak, mezarının üstüne basılması gibi bir şey. Böyle lanetli bir yürüyüş, üzülüyorum, şimdi bir yerler daha kirleniyor işte. Soldan sağa okuyorum harfleri, nasıl da yayılmış bir dokudan diğerine kasvetin ince nakışı, nasıl da bulaşmış ölüm bir mezardan diğerine. Hastalıklı bir şehir gibi, salgının yayıldığı her yer mezar, salgını taşıyan her nefes ölmeye mahkum. Hastalığımızı hatırlatır gibi yere düşen ölümlü yanımız. Oysa bir kere bakabilseydi aynaya bu şehir, bir kere ağlayabilseydi dışa vurarak, nem bir kez nüfuz etse, hastalığı bir kez terletircesine nüksetseydi, belki çare bulunabilirdi. Oysa o kendini güzel zanneden, asık suratlı bir ihtiyar, her yanı beton, her yanı devlet, her yanı kurak… Gölgesini dahi yansıtmıyor, üzülüyorum beyazlar kirlenirken bazıları hiç deniz görmeden ölüyor. Bazıları hiç aksetmeden kirleniyor… Üzülüyorum, burada başını kaldırmadan gökyüzü görünmüyor, burada bulutlar suya işlenemiyor. Üzülüyorum, bazı şehirlerde insanlar maviyi bilmeden beyazı kirletiyor.*: Edip Cansever: Aslında hepimiz biraz ölüyüz.

Yüzün nadaslık yanı

Follow me
Karanlıkta yürüyordu, yalnızdı, düşünmüyordu, konuşmuyordu, kimse konuşmuyordu o sırada, herkes susuyordu. Hep bir ağızdan konuşmak kadar hep beraber susmak da yoruyordu kulaklarını, bir an ürperdi, nedeni bu sükûnet olmalıydı. Rüzgar ağır ağır sıyrılıyordu saçlarının derin kavşaklarından. Uzun pardösüsü ağır bir kapının gıcırtısını taşıyordu sanki her kıpırdanışında, avuçlarında uyuşuk bir karıncalanma, yüzünde yakıcı bir acı hissediyordu. Var olmanın acısıydı bu, varlığının gece ayazına aidiyetsizliğinin kanıtıydı, ademoğluydu eninde sonunda ne diğerlerinden bir parça az ne bir okka fazla… Yüzünde belli belirsiz kırışıklıklar oluşmaya başlamıştı, elini yüzüne değdirdiğinde yüzündeki kıvrımları fark etti. İlk defa yaşlandığını hissediyordu, eskimek bu olsa gerek dedi. Hep bir ağızdan sustular, o, sokak, yüzündeki izler, hepsi sustular… Cevapsız bir soru yığınıydı şimdi kafasının içinde dönüp duranlar, düşünüyordu artık, sessizce, içinden, çekinerek, bir sonraki yaşını gücendirmekten tedirgin olarak ah ediyordu yüzüne hat açan her bir olaya, her kadına…
Kadınlar… Yüzünün eskimiş yanıydı onlar, nefesine rüzgar değse ağlayacaktı. Biliyordu boğazında düğümün gelecek vaatlerini, gözyaşı sunuyordu birkaç dakika sonrası için, nefesini tuttu. Rüzgar için okkalı bir küfür savurdu, konuştu… Sesine değen rüzgar boşaltıverdi boğazındaki tüm yığını, küfür saçıldı dört bir yana. Ayakkabısının ucuna bir damla yaş düştü, yeni boyamıştım diye düşündü, amaçsızca ayaklarına baktı. Ucu ıslaktı burnunun, göz pınarlarının, ayakkabısının… Rüzgar daha başka vuruyordu nemli tenine; adımlarını sıklaştırdı. Kendi yağmurundan kaçıyordu, üzerinde bulutlarla yürüyordu yolda, ilk kez yaşlılığını o akşam düşünmüştü. 60 yaşını geçirdi aklından, yanında olacak kişileri, yanında olacağı kişileri… Ayakkabısını boyayacak biri olacak mıydı mesela veya eve geldiğinde nerde kaldın diye soracak mıydı bir ses, kavga edecek miydi biriyle? Kendimle kavga edeceğim dedi, ayakkabılarımı kendim kirletecek kendim boyayacağım… Merdivenlerden çıkmaya başladı, karanlıktı basamaklar, sendeledi daha ikinci yükseklikte. Bir küfür daha savurdu geceye, utandı sonra, sevmezdi küfretmeyi, kaç yıldır ağzına almamıştı bu lafları. Sonra kaç yıl olduğunu düşündü, bir küfür daha çıktı soluğundan, yaşlanıyordu işte…
Ayakkabılarını dolaba yerleştirdi, giysilerini tek tek astı askılara. Şapkasını sandalyenin koluna iliştirdi, üzgündü, üşümüştü. Eli istemsizce yüzüne gitti, kurumuştu, rüzgardan, ıslaklıktan… Odada bulduğu mavi battaniyeyi ayakucuna koydu, battaniyenin mazisini düşündü, anılarında biriken insanları, mavi rengi, battaniyeleri… Yalanlarını, kadınlarını, sebeplerini, sebep olduklarını, o gece de uyuyamayacaktı işte. Uyuyamadığı geceleri yad etti bir bir, uyumama sebeplerini, uyku demlerini, boğazındaki düğümü çözecek bir rüzgar yoktu ama o yine de ağladı. Yaşlanıyordu, aynaya batı, artık yaşlar da belli hatlar üzerinde süzülüyordu, yüzünde nadasa bırakılmış yerleri fark etti, kuru yerleri… Bir hışımla dağıttı yüzünün eskimiş topraklarını.

Her şey geçer hayat kalır

Follow me
Seyyah avareliğiyle terk ettim şehri, sarhoşluğun kederiyle getirdim kendimi kim bilir hangi mahallenin ücra bir köşesine. Acı içinde ellerim, kırmızılar içinde, kim bilir hangi duvarın köşesi sıyırdı tenimi, sızdı tenimin kırmızısı kim bilir hangi damarın çatlağından… Bir gölgelik bulup sığınmalı şimdi, güneşe inat karanlığa sinmeli böyle vakitlerde. Dinleyip aynı şarkıları kendinden geçmeli, geçmişinden geçmeli tekrar ve tekrar. Bir daha dönmemek üzere ilerlemeli, bir daha geriye bakmadan susamalı yarınlara, boğazın düğümlenene kadar kurutmalı insan kendini geçmişiyle, kısaltmalı cümlelerini geçtikleriyle… Derviş sessizliğiyle boğmalı insan tüm cümlelerini, her adımında biraz daha susmalı, öyle susmalı ki, mühür var olmalı dudaklarının ince kafesinde. Büyümeli içinde kelimeleri, merhamet dilenmeli kendinden, terkinden, dönüşünden…
Bırakmalı içinde onca birikmişlikle hiç başlanmamış cümleleri, tüm söyleyeceklerini susmalı. Yummalı şimdi gözlerini ılık bir akşamüstüne, şehrini düşlemeli bir özlemin etek uçlarında. Üzgün olmalı, üzmüş olmalı, üzüntü duymalı, bir an o anı duyumsamalı ve yeniden terk etmeli geçmişini, pişmanlığın hazzını sezerek, o tutkuyu severek, bırakılanları ömür boyu merak ederek, elinin tersiyle bir olasılığı daha iterek. Avuçlarımda bir sızı kim bilir hangi hayalin ellerinde kaldı ellerim, sıkışmış bir hüznün kalıntıları mı avucumun içinden sızan. Sayıkladığım hangi duanın iniltileri…
Nedensiz vazgeçtin mi her şeyden, bir o kadar neden doğurursun geçmişinden. Öyle olması gerekirdi senin tesellilerinde, telkin etmelisin kendini ‘olması gereken oldu’ diye. Yazısı kurumamış bir sayfa gibi çevirdiğinde geçmişini dağılır gider tüm yazılanlar, okunmaz olur… Öylece uyduruverirsin işte, ne yazdığını değil, ne yaşadığını hatırlarsın, ne hissettiğini anlatırsın. Yazılanlar karanlık bir lekeden fazlası değildir işte, geçmiştir her şey, yazılmış, dağıtılmış, çevrilmiş ve geride kalmıştır. Kendi yarattığın nedenleri seçip çıkarırsın karalama el yazından içinden, mürekkebin ne kokusu kalmıştır ne bir anlamlı ifadesi o dağınıklıkta. Tıpkı acıtan, anlamsız gelen ama sızlatan, kokusunu alamadığın ama özlediğin günler gibi.
Parmaklarının kenarında çoktan silinen mürekkep lekelerini anımsarsın, hiç silinmemiş gibi duruyorlardır yerlerinde, çoktan unuttuğun isimleri sıralarsın, onlar da hala zihnindedir. Avuçlarındaki sıyrıkları, kırmızıları, dudaklarındaki fısıltıları söküp atamazsın ama vazgeçemezsin vazgeçmenin hazzından, yine geçeceksindir başkalarının hayatından. Yine sıyrılacaktır ellerin ve bu kez daha çok ağlayacaksındır tüm birikmişleri kusana dek… Sonunda huzur duymayacaksın belki ama vazgeçen sen olduğun için seveceksin kendini. Tekrar ve tekrar dağıtacaksın eski sayfaları, yenilerini yazdıkça daha çok buruşacak, daha fazla değişecek dilindeki anılar. Her şey geçse de hayat kalır diyenlerin şarkılarını söyleyeceksin, bir sen kalacaksın, bir de hayat…

Bir kavga monoloğu 2

Follow me
Ben de yaralanıyorum, sevmiyorum hatta nefret ediyorum kabuk tutan her bir parçamdan ama olmuyor… Evet, geçmişe takılıp kaldım, ancak o kadar körsün ki. Saçını atıyorsun ya konuşurken arkaya, hani titriyor ellerin, savuruyorsun her teli düşünmeden bir başka mecraya, işte o ana takılıp kalıyorum. Tanıştığımız güne götürüyor aklım beni, o zaman titrek ellerin değil rüzgar karışıyordu saçlarının dalgasına. Yüzüne bu yüzüne bakamıyorum, baktıkça gidiyor aklım saçlarının bir kavşağından ötekine.
Seni değil, başka birini düşlüyormuşum. Geçmişi özlüyormuşum, evet özlüyorum ancak sen geçmişi bakıp geçtiğimiz bir durak zannediyorsun. O kalıyor, hep aynı yerde duruyor, biz hep aynı insanlar bir duraktan ötekine yolculuk ediyoruz. Saçma… Geçmiş bir an öncemiz, bir sene evvelimiz, seninle tanıştığımız zamandan bu yana, geçirdiğimiz birkaç yıl dönümümüz. Geçmiş durmuyor, ilerliyor, sen her gün geçmişim oluyorsun, değişiyorsun. Ben her gün bir başka senle tanışıp, bir diğerini o mazi dediğin yerde bırakıyorum. Geçmiş dediğin bir duraksa, hep senden geçiyorum, yıllardır geçiyorum ve artık yoruldum.
Evet, haklısın bile bile kazıyorum içimi, acıtıyorum. Senin acıttığın yerleri arıyorum, yokluyorum hala acıyorlar mı diye. Bakıyorum, çoktan geçmiş sızısı daha derine gidiyorum. Sen artık canımı bile yakmıyorsun, bunun için deşiyorum hücrelerimi.
Taktın sigarama son birkaç aydır. Eskiden severdin, içiyorum, içime derin derin çekiyorum belki neyi sevdiğini hatırlarsın diye. Belki ben benim sigara içişimi seven kadını anımsarım diye. Ne kadar iyi çizmişsin resmimi beynine, nasıl tutarım sigarayı, nasıl içerim… Oysa hiçbirini hatırlamasaydın da o tiryakiliğin nedeninin sinirden de başka bir şey olduğunu anlasaydın.
Gideyim diyorum, bağırıyorsun. Gitmesem ne olacak? Neden tutuyorsun kolumu, neden bırakmıyorsun beni. Çoktan bıraktın halbuki… Lutfedip, bir sigara daha iç diyorsun, biraz daha otur, anlat, sen konuş… Ne anlatayım, evet aklımda senden başka bir kadın var, dememi bekliyorsun değil mi? Doğru aklım hep başka bir kadında, bunu kaldıramayacağını bildiğim için gitmek istiyorum. Aklım o seneler önceki sende, anlayamıyorsun, o anlıyordu. Sen nefret ediyorsun, o sigara içişimi severdi, sen kavga ediyorsun, o şefkat gösterirdi.
Yeterince sakinleştin mi, o zaman anla artık, seni seninle aldatıyorum. Daha büyük bir bozgun yaşadın mı, bir kadını alt edebilirsin belki ama kendini edemezsin. Eski senle yarışamazsın, bunu biliyorum. O yüzden konuşmuyorum, anlatmıyorum saatlerdir. Ama söylettin, sonunda konuşturdun içimdeki o tiryakiyi.
Ne o, ellerini bacaklarının arasına sıkıştırmışsın, dur bakayım ağlıyor musun? Ağlama diyemeyeceğim, istediğin kadar ağla. Hatta bir sigara yak, ha? Eski sevgilim sigara içmemi severdi ama kendisi içmezdi, sen? Doğru sen de içmiyorsun, bir farkınız daha olur fena mı?
Yazının birinci bölümünü önceki yazılar içinde bulabilirsiniz.

Bir kavga monoloğu

Follow me
Kızıyorsun böyle konuşmama, sesin yükselir böyle zamanlarda, avucumun her çizgisi kadar iyi bilirim kızgınlığını. Soğuk demir gibi acıtır senin sesin. İçindeki kırgınlıkları seviyorsun sen, bu yüzden bir daha kırıyorsun yeni onarılan yerleri. Suskunluğun da bu yüzden, sen yaralarına acımıyorsun, seviyorsun onları. Seviyorsun seni yaralayanları.
Boşuna gülüp geçme söylenenlere, sen de çok iyi biliyorsun gelenlerin kolay geçemediğini. Gülmek herkese bahşedilmez, yalandan gülme yüzüme. Maziden başka hiçbir şey yok yaralarında ve hala kabuklarını kanatıyorsun iyileşmesinler diye. Çek birini daha kanat şimdi, birini daha kopar teninden. Seçemiyor musun yaralarını, neden bakmıyorsun yüzüme? Seç birini… Ben olmadığım kesin, seç yaralayan başka birini.
Bir başka gecenin, önceki sayfaların özlemini duyuyorsun, biliyorum. Başka bir ağaç dalında sallanıyor çocukluğun. El yazını bile tanıyamıyorsun, çarpuk çurpuk harflerin içinden zamanla güzellerini seçişini ibretle hatırlıyor, karaladıklarını okumak istiyorsun. Biraz daha dinle, otur biraz daha, anlayacaksın söz veriyorum.
Bile bile kazıyorsun içini, derinlerde neler çıkacak diye inadına kazıyorsun. Kazmayla kürekle değil, lafla, sözle deşiyorsun hücrelerini. Telkinlerin, kendine dahi inadın… Kemiriyorsun kendini, dişlerinin arasında sıkışmış bir yığın tütün, çekip duruyorsun kendini kendi içine. Nefes nefes soluyorsun acını, nefes nefes yutuyorsun. Duman duman ayırıyorsun bir parçanı, tiryakiliğin bu yüzden, sen kendine doyamıyorsun.
İki parmağının arasında tutarsın ya sigarayı, hani hafiften titrer elin, yavaştan dumanlanır tırnakların ama bırakmazsın… İçmediğin anlarda başparmağını o sarımtırak süngere dayarsın, parmakların içer dumanı. Sen konuşursun, fırsat vermezsin dumana ama içine çekersin titrek ellerin vasıtasıyla. Hele sinirlendin mi, yakarsın bir tane, ikinciyi hemen ardından… Anlatmaktan, konuşmaktan mahal kalmaz tütünü dudaklarında gezdirmeye, sen öyle anlarda oyalanırsın yanan bir kağıt parçasını izleyerek. Bak yine aynı şeyi yapıyorsun. Kaçıncı bu? Dudaklarının boşluğunu parmakların dolduruyor yine.
Bu sefer konuşmaktan değil susmaktan fırsat kalmıyor elini çenene götürmeye. O kadar dalgınsın ki, veya o kadar suçlu, tek bir cümle yerleşmiyor kulaklarıma. Yanan, sönen sigaralar, birer nefesten sonra molalanan konuşmalar… Kendini bile anlatamıyorsun, kendine bile susuyorsun. Açık vermeyeceksin ya, sesin çarpmayacak ya duvarlara, böyle bir inat işte seninki.
Tek başıma konuşuyorum, sanki karşımda biri yok gibi. Hah… demek bitirdin içmeyi, yoksa dolan kül tablası mı sıktı canını? Dur! Gidemezsin, bilmem gerek, kim sebep oldu? En çok hangi bereni seviyorsun bilmeliyim. Kim sevdirdi sana bunları? Bunu bilmeye hakkım var değil mi, kimi dinliyorsun beyninin bir köşesinde? Beni duymadığın kesin, kimi dinlemeyi tercih ediyorsun?
Tamam, tamam bakma öyle. Anladım, sakin olacağım. Nereye gidiyorsun? Dur, tamam konuşmayacağım. Otur yerine, söz veriyorum sessiz olacağım. Dinle ne olur, gel birlikte susalım ama burada dur.
Kavgaların bile böyle, dinlemiyorsun bile, sen anlat o zaman. Tamam benden bahsetme, ben çoktan geçtim biliyorum. Ne olur, bir sigara daha iç, gerçekten kolay gelip geçmiyor biliyorum, o zaman gelip de geçemeyenleri anlat. Ben dinlerim, geçtim ya hayatından, ben dinlerim, sen anlat. Ben susuyorum, sen başla karalamaya.

Şemsiyeler tek kişilik ve biz yalnızız

Follow me
“Modern dünyanın yalnızlaştırdığı insanlarınız” ne kadar klişe değil mi? Ama doğru, bizler henüz neye modern dediğimizi bile bilmeden bu kalıbı pelesenk etmiş, yalnızlığına çoğunluğu kapsayan kılıf biçmiş insanlarız. Yalnızlığımız bile tek kişilik değil oysa, hepimiz yalnızız bu cümlenin içinde. Çoğul yalnızlıklar birimi şu modern dediğimiz çağın getirdiği…
Aklıma bir şirri geliyor bu klişeyi her hatırladığımda:
“Şemsiye yapımcıları
ıslanmaktan
tek kişiyi koruyacak genişlikte
kesince kumaşları
yağmur değil
yalnızlıktır yağan “
Sunay Akın’a ait bu satırlar. Hepimiz yalnızız serzenişinden çok daha büyük onun yalnızlık haykırışı. Tek kişilik şemsiyeler, tek kişilik hayatlar, tek kullanımlık şiirler gibi geliyor bu satırları okurken hayatın ibaret olduğu.
Evet, modern dünyanın yalnızlaştırdığı insanlarız. Moderniteden henüz nasibini tam alamamış bir ülkede, modernizmin tüm sancılarını yaşadığını iddia eden yalnız insancıklarız.
Artık şemsiyelerimiz de tek kişilik… Üşüyoruz, ıslanıyoruz…

Bir “sen” kaç akse karşılık gelir

Follow me
Koridorlar, kapılar, kapı kolları, camlar, camlardan görünen gölgeler, gelen sesler, fısıltılar, anlaşılmayanlar, anlaşılanlar… Adımlar, ayak sesleri, diğerlerinden ayrışanlar, kalabalığa karışanlar, başkalarının gölgelerine basanlar, kapıların gölgelerinde duranlar, durmayanlar… Yazanlar, eller, daktilolar, tuşlar, kağıtlar, kağıt sesleri, kalemler, mürekkepler, parmaklar… Çağıranlar, çağrışanlar, çağrıştıranlar…
Nereden geldi aklıma dedirtenler, akıldan gitmeyenler, akla bile gelmeyeler, aklı sorgulatanlar, uyku hapları, antidepresanlar, ilaçlar, uykular, rüyalar, daha çok uyku, daha az rüyalar… Daha çok ilaç, daha çok uyku, daha az depresyon, daha çok uyku, rüyasız uykularla huzur vaatleri…
Bir kitap, buruşuk bir kapak, içinde bir tarih, anı yazısı, bir isim, sen, ben, imzan… Kalemin akmış mürekkebi, parmağına bulaşan mürekkebi sildiğin kağıt, parmak izin, sen, ben, imzan… Kalanlar, kalıntılar, buruşuk bir sayfada bir leke, mürekkebin bıraktığı leke, senin elinin bulaştığı leke… Ben, biraz tütün rengi dişlerimde, biraz şarap burukluğu… Biraz çatlak, biraz acı, biraz kan, biraz tütün, biraz yara…
Nereden düştün aklıma, nereden düşülür akla veya düşmek için nasıl çıkılmalıdır insan zihninin düşülebilecek uçurum yamaçlı kayalarına. Nasıl çıktın ücra bir köşeme de düşüp duruyor zaman zaman senden bir şeyler gözümün iliştiği bir köşeye.
Bir imza, bir kitap, bir koridor, camda gölgenin arandığı bir kapı, açamadığın kapılar, ağır kapı kolları, ayaksesin, duruşun, kapının gölgesinde dinlenişin, benim gölgemi ezişin, bastığın şeye bakmadan geçişin, yerde duran gölgem, imzanın bulaştığı mürekkebin karası gibi yere dağılan karanlığım, senden kalan fısıltılar, anlaşılmayanlar, rüyalarda kalanlar, unutmak için içilen haplar, hatırlamak için içilen haplar, nedensiz içilen tütünler…
Neyi çağırıyorum ki böyle aks ediyor çağırdıklarım, senin çağrışımların zihnimin hangi köşesinde akıl kırıntısına rastlayacak veya hangi aklın içinden bu kadar akıldışı yansımalar, yanılsamalar çarpacak benimkinden başka?
Neden acaba? Haplardan mı dersin? Sen dedim de haplar mı seni unutturuyor, sen mi hapları unutturuyorsun karışıyorum. Karıştırıyorum, karıştırıyorsun, karışıyorum… İçtiğimden mi yoksa içmediğimden mi böyleyim? Senin çağrıştırdıkların zihnimi boğacak kadar çoklaştırıyor akislerini, aklımın içi ayna yığını sanki…
Neden bunların hepsi, haplardan mı sahi?

Gördüğüme sevindim

Follow me
Başladım en kıyı yanından hayatımın. Başladım kazmaya en sığ durağından… Durak dediğime bakmayın, birkaç solukla anımsanan kısa hatıralardan. Yalnızca sarhoşken hatırlanan isimler, bilincin hangi köşesine itilmişse ancak alkolün yuvasından çıkarabildiği sesler, sözler, dakikalar…
Dedim ya en sığ yanı zihnimin, kıyısında kalmış bir hikayeden fazlası değil. Öyle başladım kazmaya, kızıl bir saça değdim, birkaç harf seçebildim isminden. Anlaşılan daha çok içmek gerek zihnimin uyanık kalan arsız hücrelerinden. Biraz daha doldurdum, biraz daha belirginleşti saçlarının dalgası, bir harf daha çıktı adından. Zihnine fal açan falcı durumundayım, benimle kesişen hayat çizgisinin kısalığından tutup isimlerimizin ortak harflerine geliyorum ve nedense bir an onu yeniden göreceğim hissine kapılıyorum. Falcılara layık görülen bir hisse kapılmış hissediyorum kendimi bir an, görebili miyim diyorum. Belki de bir daha görmek için önce hatırlamak gerekir diye düşünerek bir kadehe daha elimi uzatıyorum. Yalnız olduğumu sanmayın, masam yalnız olsa da etraf kalabalık. Benden başka bir yüzü hatırlamaya çalışan var mı bilmiyorum, onlar daha çok unutmaya çalışır gibiler. Oyla ben henüz zihnimde kimlik tespiti çalışmasındayım, unutmam bir an biliyorum. Unutmak zor diye dert yananlara inat birkaç saat için aklımı meşgul eden birini hatırlama meşguliyetindeyim. Hatırlamak unutmaktan daha zor olmalı, yok, zaten hiçbir aşk bunca kadehin aldından sağ kurtulamaz, elbette unutulacaktır… Ancak hiçbir zaman o kadar derinde yer edememiş olanlar enkaz kenarında duranlar gibi olur olmadk zamanlarda içtikçe akla gelir. İşte bu yüzden deviriyorum kadehleri, bu akşam altında kalanlardan çok yanında belirginleşen yüzü seçiyorum.
Kapıdan biri giriyor, o mu acaba? Saçları aynı renk, o da toplamış saçını yukarıdan. Daha zayıftı diyorum bir an, iyi de kilo almış olabilir. Sonra aklıma geliyor neden başka birine değil de ona takıldım bu kez acaba? Gördüğüm başka bir yüz mü anımsattı simasını, yoksa benzerini görmediğim için mi aradım nüshasını? Bilemiyorum… Onu göreceğim hissine kapıldığımdan benzetiyorum muhakkak, yoksa ikimizin de üstünden geçen onca ay beni değiştirdiği gibi onu da aynı bırakmamıştır. Bir günde bile değişiyor insan… Bilemiyorum.
İlk darbeden itibaren zihnimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissediyorum. İlk vuruştan itibaren bir kaçış başladı sanki içimde. Unutmak için önce hatırlamak gerekir halbuki, unutamadığımdan demek şimdi içimde bunca koşan adımın terki.
Hatırlıyorum, netleştirkçe o sihir bozuluyor. O baştaki romantizm, esrar yerini biraz melankoliye bırakıyor. Adını bulmaca gibi çözdüğüm, yüzünün kıvrımlarını belki de zihnimde şekillendirdiğim kadının ona benzediğinden bile emin değilim. Görmek istediğimi görüp, hatırlamaya değer gördüklerimi seçiyorum belk. Belki burnu bu kadar muntazam değildi, kim bilir belki kaşları biraz daha inceydi…
Umrumda bile olmadığını anlıyorum sonra. Bir adamın aylar önce tanıdığı bir soluğun izinin peşine düşmesi ne kadar garip geliyorsa o izin silinmediğini varsaymak da o kadar garip. O olanı değil benim ondan kalanlardan tamamladıklarımı izliyorum. Gördüğüme seviniyorum. Yanlış anlaşılmasın onu sevmiyorum, aşık değilim, aylardır aklıma bile gelmedi… Bu arayışın nedeni bir başlangıç, çok daha derinlerde etkisi hissedilenleri unutmak için bir başlangıç. Hatırladıkça ispat ediyorum zihnimin oyunlarına karşı galibiyetimi.
Nerede kamıştık… Falımı açtım neredeyse, karşımda duruyor. Bir an falcıların hissine güvenmek gerekirmiş diyorum. Yeniden karşımda, onca kadeh yığınının arasında, belirgin bir suretle…
Bir anda kendime geliyorum. Sonunda rüya çıkan tüm hikayelere sinir olan ben, sanki bir rüyadan uyanıyorum. Yanımda değil, birkaç dakikalık bir dalgınlıktan ibaret yeniden karşılaşmamız. Ayırdına varıyorum, onun düşsel hüviyetini. Hatırladığıma seviniyorum, çok eminim birkaç dakika önce ismini bildiğimden. Şimdi sorsanız söyleyemem, bir rüyadan uyanınca bir şey gördüğünüze emin olur ama ne olduğunu bilemezsiniz ya, öyleyim. Hatırladığım için mutlu, yeniden unuttuğum için daha da huzurluyum.
Şimdi hayatımın kenarına bir çizik attım, o çizikle işaretledim o enkazın dibine gömdüğüm ilk kişiyi. Üstlerde yatan bedenleri daha sonra defnetmek için ilk yarayı açtım içimde.
Şimdi sorsanız, adını, yüzünü, sesini hatırlayamadığım aslında hatırladığım adın, yüzün, sesin bile ona ait olduğuna emin olamadığım bir kadınla ilk yara izimi yarattım.
Biraz daha ilerlemeden önce zamana ihtiyacım var. Ceketimi aldım, sarhoş olan melankolik erkek kimliğiimle gün yeni yeni uyanırken ben geldiğim yolu geriye doğru adımlamaya başladım. Sonra yolun anlamını düşündüm, metaforlara bile gerek yok, bazen geriye yürümek tam da o anlama geliyor diye düşündüm ve döndüm… Tam da o geldiği anlamla… Geri döndüm…
Unutmadan, uzun bir gecenin ardından uyumadan önce son bir teşekkürü borç bilirim, gördüğüme sevindim…

Sanrılarınızda kaç cinayet işlediniz?

Follow me
Bazen kendimi sorguluyorum. Ne yaptığımı, neden yaptığımı bilmek istiyorum. Şimdi biraz daha açık konuşacağım. İsterseniz başlayalım, düşüncelerimde kendinizi bulabilir misiniz bilmiyorum; öncelikle kendimde bulduklarımı anlatıyorum…
Objektif olduğumu iddia edemem. Çünkü ben kimsenin taraf olmadığı taraftayım. Kimsenin emri altında olamam. Başkalarının adının altında adım geçemez. Hırs değil bu, yalnızca kendi başına var olabilme telaşı. Herkesin bildiklerini bilmektense herkesin bildiğini eleştirir, bilinmeyeni eleştirilmemesi için tüm dayanakları elde ettikten sonra dile getiririm. Muhalefetim… Sadece diğer tarafı da görebilmek için inanmadığım şeyleri bile savunduğum oldu. Şimdi düşünüyorum da iyi ki yapmışım. Artık bana muhalif olanların da fikirlerini tartabiliyorum.
Kendi doğrularımı varsayarım. Benim karakterimin anayasasıdır doğrularım. Katı kurallarım var, dar sınırlar arasında genişliyorum. Düşünüyorum, gerğinden fazla takılıyorum ayrıntılara. Sansa inanmıyorum. Şansa inanmanın insanın kendisini küçük görme çabasından kaynaklandığını düşünüyorum. Mucize dediğimiz aslında bizim hazırladıklarımızdır. Alt tarafı iki elin yapabileceklerini küçümseyenler tanrının insanınn yüzüne güldüğünü farz ederek şans derler olanlara. Halbuki tanrı adaletlidir. Sadece seninn yüzüne gülmez bu da oluşan iyi sonucun rastlantısal olmadığının kanıtıdır. İmkanları değerlendirmemiz bu sonucu belirler. Hep birileri veya birilerinin önceki deneyimleri örnek alınır, doğru aslında; gülen yüzleri görmeseydik gülmeyi nasıl öğrenirdik?
Bir bedene sığamam; bu yüzde hikayeler yazıyorum. Bazen cinayet işliyorum, bazen makdul oluveriyorum. Onlarca karakteri var ediyorum zihnimde, onlarcasını öldürüyorum onca hikayede. Kendi kendimin katili olduğumu ilk defa böyle zamanlarda hissettim. Ne istersem oldum hikayelerde. Örneğin; bir daha asla çocuk olamayacağız. Avunmanın tek yolu çocuk olduğumuzu varsaymak sanrısal hayatlarımızda. Bu yüzden oyuncu, yazar oluyoruz. Bu yüzden; asla ulaşamayacağımız aşklar için şarkılar yazıyoruz. Belki de otorite merakı yol açıyor karakter arayışlarımıza. Birinin sonunun avuçlarında gizli olduğunu bilme kudreti var ediyor yeni karakter yaratma hevesimizi. Şizofrenik bir durum aslında… Bir o kadar da normal, kim bir ömürle , bir beden ve bir ruhla yetinebilir ki?
Çok uğraştım kendimi anlayabilmek için. Kaygılarıma çeşitli nedenler aradım. Şansa inanmayanlardanım, belki de şanssız olduğum içindir. Muhalefet olanlardanım; belki de iktidar hırsına sahip olamadığımdandır. Düşünüyorum, belki hiç hareket etme gücü bulamayışımdandır. Sadece kendi doğrularımı kabulleniyorum, belki de yanlışlarımı asla yok edemeyeceğimdendir. Taraf tutuyorum, belki de tarafsız olduğuna inandığım kimseyi bulamayışımdandır. Bir bedene sığamıyorum, belki de bir ömrü çok kısa bulmamdan, insanları çok karakterli görmemden veya sanrılar haricinde hem katil hem makdul olamayacağımdandır…
Siz de yargılıyoru musunuz kendinizi? Neden yapıyorum diyor musunuz? En önemlisi kaç cinayet işlediğinizin farkında mısınız?

Bencil değil, bensizsiniz

Follow me
Değişiyoruz. Aklımızın alamadığı dertlerin, sevinçlerin içinde çırpınıp duruyoruz. Eskiden konuşurduk şimdi, susuyoruz; ama yine aynı şeyleri düşünüyoruz. Önceden sivrilmeye çalışırdık, şimdi sivrilen yanımızı biz kemiriyoruz. Eskiden, en çok da çocukken, sevmediğimiz şeye burun kıvırırdık, şimdi bize her sunulanı alkışlıyoruz. Kurduğumuz cümlelerde barındırılan hakimiyetimiz zamanla kendini yanlışlayabilme payı kazandı. Kendinden emin konuşmalarımızın yerini, kendini değil çevresindekileri inandırma telaşı kapladı.
Eskiden vakit ayırdığımız şeyler bugün diğer zorunluluklar yüzünden ertelenmeye başladı. Gitgide yoğunlaştık, küçüldük üzerimize yığılan sorumlulukların yanında… Zamansız heyecanların yerini randevulu sürprizler, soluksuz koşmaların yerini mola saatlerine sıkıştırılmış sohbetler aldı. Eskiden biz zamanı harcardık, zamanla, o bizi harcamaya başladı. İstediğimiz saatte yaşamanın özgürlüğü yerini istediğin zaman dilimi arasına sıkışmaya bıraktı. Yoğun insanlarız, o kadar ki eski bize dönüp bakmak yerine, eski bizin gelip bizi bulmasını bekler olduk. ‘Ah… o günler’ diye iç geçirdiğimiz vakitleri; oturduğumuz yerden bekleme arzusu hareketsizliğimizi var etti. Hep yorgunuz, zaman dar, işimiz çok ve yalnızca bir tane ben olma kaygısı var herbirimizde. Siz kendinize yetmezken sizin olanların, sizinle yetinmesi ne kadar mümkün ki…
Unutmayı öğrendik zamanla. Geçmişi gereksiz ayrıntılardan süzüp öyle yerleştirdik hatıra defterlerlerimize. Hatıraların gereklisi, gereksizi oldu. O kadar işimiz vardı ki, gereksiz saydığımız hatıraları kapattık bir sandığa. Oysa hatıralar zaten gerekli olduğu için yaşanmaz ki… Bunu anlamamız bu koşuşturmanın içinde pek de mümkün olmadı tabi; çünkü çok yoğunduk. Hayal kurmamaya başladık, hayal kurmakla zaman kaybetmek yerine o hayali gerçekleştirebilme arzusuna kapıldık. Oysa adı üstünde hayaldi onlar ve işte bu yüzden mükemmeliyetçi olduk. Hayallerimiz hep mükemmeldir, ne kadar uğraşsak da mükemmel olamayacağımız için arsızlaştık. Daha çok hayal istedik, içinde tüketilmek, hayallerimizin içlerini tüketmek için. Artık hayal kurmaz olduk, başkalarının hayalleri içinde var olma heyecanı istedik. Bu kez de kendi isteklerimizi değil, başkalarının emirlerini önümüze koyduk.
Başkaları için yaşamaya başladık. Böyle bir süreç geçirdik işte. Uzun gibi görünse de her birinizin yaşı kadar bu yolculuk. Benim için 18 sene oldu. Ve inanın bu yolculuk bile beni çok yordu.Başkaları için gülümsemeye, ağlamaya, heyecanmaya başlayalı kendim için felç oldu zihnim. Bencilliğimizin yerini bensizliğimiz aldı. Şimdi başkaları için varız. Unutmayın siz artık bencil değil, bensizsiniz…