Gördüğüme sevindim

Başladım en kıyı yanından hayatımın. Başladım kazmaya en sığ durağından… Durak dediğime bakmayın, birkaç solukla anımsanan kısa hatıralardan. Yalnızca sarhoşken hatırlanan isimler, bilincin hangi köşesine itilmişse ancak alkolün yuvasından çıkarabildiği sesler, sözler, dakikalar…
Dedim ya en sığ yanı zihnimin, kıyısında kalmış bir hikayeden fazlası değil. Öyle başladım kazmaya, kızıl bir saça değdim, birkaç harf seçebildim isminden. Anlaşılan daha çok içmek gerek zihnimin uyanık kalan arsız hücrelerinden. Biraz daha doldurdum, biraz daha belirginleşti saçlarının dalgası, bir harf daha çıktı adından. Zihnine fal açan falcı durumundayım, benimle kesişen hayat çizgisinin kısalığından tutup isimlerimizin ortak harflerine geliyorum ve nedense bir an onu yeniden göreceğim hissine kapılıyorum. Falcılara layık görülen bir hisse kapılmış hissediyorum kendimi bir an, görebili miyim diyorum. Belki de bir daha görmek için önce hatırlamak gerekir diye düşünerek bir kadehe daha elimi uzatıyorum. Yalnız olduğumu sanmayın, masam yalnız olsa da etraf kalabalık. Benden başka bir yüzü hatırlamaya çalışan var mı bilmiyorum, onlar daha çok unutmaya çalışır gibiler. Oyla ben henüz zihnimde kimlik tespiti çalışmasındayım, unutmam bir an biliyorum. Unutmak zor diye dert yananlara inat birkaç saat için aklımı meşgul eden birini hatırlama meşguliyetindeyim. Hatırlamak unutmaktan daha zor olmalı, yok, zaten hiçbir aşk bunca kadehin aldından sağ kurtulamaz, elbette unutulacaktır… Ancak hiçbir zaman o kadar derinde yer edememiş olanlar enkaz kenarında duranlar gibi olur olmadk zamanlarda içtikçe akla gelir. İşte bu yüzden deviriyorum kadehleri, bu akşam altında kalanlardan çok yanında belirginleşen yüzü seçiyorum.
Kapıdan biri giriyor, o mu acaba? Saçları aynı renk, o da toplamış saçını yukarıdan. Daha zayıftı diyorum bir an, iyi de kilo almış olabilir. Sonra aklıma geliyor neden başka birine değil de ona takıldım bu kez acaba? Gördüğüm başka bir yüz mü anımsattı simasını, yoksa benzerini görmediğim için mi aradım nüshasını? Bilemiyorum… Onu göreceğim hissine kapıldığımdan benzetiyorum muhakkak, yoksa ikimizin de üstünden geçen onca ay beni değiştirdiği gibi onu da aynı bırakmamıştır. Bir günde bile değişiyor insan… Bilemiyorum.
İlk darbeden itibaren zihnimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissediyorum. İlk vuruştan itibaren bir kaçış başladı sanki içimde. Unutmak için önce hatırlamak gerekir halbuki, unutamadığımdan demek şimdi içimde bunca koşan adımın terki.
Hatırlıyorum, netleştirkçe o sihir bozuluyor. O baştaki romantizm, esrar yerini biraz melankoliye bırakıyor. Adını bulmaca gibi çözdüğüm, yüzünün kıvrımlarını belki de zihnimde şekillendirdiğim kadının ona benzediğinden bile emin değilim. Görmek istediğimi görüp, hatırlamaya değer gördüklerimi seçiyorum belk. Belki burnu bu kadar muntazam değildi, kim bilir belki kaşları biraz daha inceydi…
Umrumda bile olmadığını anlıyorum sonra. Bir adamın aylar önce tanıdığı bir soluğun izinin peşine düşmesi ne kadar garip geliyorsa o izin silinmediğini varsaymak da o kadar garip. O olanı değil benim ondan kalanlardan tamamladıklarımı izliyorum. Gördüğüme seviniyorum. Yanlış anlaşılmasın onu sevmiyorum, aşık değilim, aylardır aklıma bile gelmedi… Bu arayışın nedeni bir başlangıç, çok daha derinlerde etkisi hissedilenleri unutmak için bir başlangıç. Hatırladıkça ispat ediyorum zihnimin oyunlarına karşı galibiyetimi.
Nerede kamıştık… Falımı açtım neredeyse, karşımda duruyor. Bir an falcıların hissine güvenmek gerekirmiş diyorum. Yeniden karşımda, onca kadeh yığınının arasında, belirgin bir suretle…
Bir anda kendime geliyorum. Sonunda rüya çıkan tüm hikayelere sinir olan ben, sanki bir rüyadan uyanıyorum. Yanımda değil, birkaç dakikalık bir dalgınlıktan ibaret yeniden karşılaşmamız. Ayırdına varıyorum, onun düşsel hüviyetini. Hatırladığıma seviniyorum, çok eminim birkaç dakika önce ismini bildiğimden. Şimdi sorsanız söyleyemem, bir rüyadan uyanınca bir şey gördüğünüze emin olur ama ne olduğunu bilemezsiniz ya, öyleyim. Hatırladığım için mutlu, yeniden unuttuğum için daha da huzurluyum.
Şimdi hayatımın kenarına bir çizik attım, o çizikle işaretledim o enkazın dibine gömdüğüm ilk kişiyi. Üstlerde yatan bedenleri daha sonra defnetmek için ilk yarayı açtım içimde.
Şimdi sorsanız, adını, yüzünü, sesini hatırlayamadığım aslında hatırladığım adın, yüzün, sesin bile ona ait olduğuna emin olamadığım bir kadınla ilk yara izimi yarattım.
Biraz daha ilerlemeden önce zamana ihtiyacım var. Ceketimi aldım, sarhoş olan melankolik erkek kimliğiimle gün yeni yeni uyanırken ben geldiğim yolu geriye doğru adımlamaya başladım. Sonra yolun anlamını düşündüm, metaforlara bile gerek yok, bazen geriye yürümek tam da o anlama geliyor diye düşündüm ve döndüm… Tam da o geldiği anlamla… Geri döndüm…
Unutmadan, uzun bir gecenin ardından uyumadan önce son bir teşekkürü borç bilirim, gördüğüme sevindim…

Sanrılarınızda kaç cinayet işlediniz?

Bazen kendimi sorguluyorum. Ne yaptığımı, neden yaptığımı bilmek istiyorum. Şimdi biraz daha açık konuşacağım. İsterseniz başlayalım, düşüncelerimde kendinizi bulabilir misiniz bilmiyorum; öncelikle kendimde bulduklarımı anlatıyorum…
Objektif olduğumu iddia edemem. Çünkü ben kimsenin taraf olmadığı taraftayım. Kimsenin emri altında olamam. Başkalarının adının altında adım geçemez. Hırs değil bu, yalnızca kendi başına var olabilme telaşı. Herkesin bildiklerini bilmektense herkesin bildiğini eleştirir, bilinmeyeni eleştirilmemesi için tüm dayanakları elde ettikten sonra dile getiririm. Muhalefetim… Sadece diğer tarafı da görebilmek için inanmadığım şeyleri bile savunduğum oldu. Şimdi düşünüyorum da iyi ki yapmışım. Artık bana muhalif olanların da fikirlerini tartabiliyorum.
Kendi doğrularımı varsayarım. Benim karakterimin anayasasıdır doğrularım. Katı kurallarım var, dar sınırlar arasında genişliyorum. Düşünüyorum, gerğinden fazla takılıyorum ayrıntılara. Sansa inanmıyorum. Şansa inanmanın insanın kendisini küçük görme çabasından kaynaklandığını düşünüyorum. Mucize dediğimiz aslında bizim hazırladıklarımızdır. Alt tarafı iki elin yapabileceklerini küçümseyenler tanrının insanınn yüzüne güldüğünü farz ederek şans derler olanlara. Halbuki tanrı adaletlidir. Sadece seninn yüzüne gülmez bu da oluşan iyi sonucun rastlantısal olmadığının kanıtıdır. İmkanları değerlendirmemiz bu sonucu belirler. Hep birileri veya birilerinin önceki deneyimleri örnek alınır, doğru aslında; gülen yüzleri görmeseydik gülmeyi nasıl öğrenirdik?
Bir bedene sığamam; bu yüzde hikayeler yazıyorum. Bazen cinayet işliyorum, bazen makdul oluveriyorum. Onlarca karakteri var ediyorum zihnimde, onlarcasını öldürüyorum onca hikayede. Kendi kendimin katili olduğumu ilk defa böyle zamanlarda hissettim. Ne istersem oldum hikayelerde. Örneğin; bir daha asla çocuk olamayacağız. Avunmanın tek yolu çocuk olduğumuzu varsaymak sanrısal hayatlarımızda. Bu yüzden oyuncu, yazar oluyoruz. Bu yüzden; asla ulaşamayacağımız aşklar için şarkılar yazıyoruz. Belki de otorite merakı yol açıyor karakter arayışlarımıza. Birinin sonunun avuçlarında gizli olduğunu bilme kudreti var ediyor yeni karakter yaratma hevesimizi. Şizofrenik bir durum aslında… Bir o kadar da normal, kim bir ömürle , bir beden ve bir ruhla yetinebilir ki?
Çok uğraştım kendimi anlayabilmek için. Kaygılarıma çeşitli nedenler aradım. Şansa inanmayanlardanım, belki de şanssız olduğum içindir. Muhalefet olanlardanım; belki de iktidar hırsına sahip olamadığımdandır. Düşünüyorum, belki hiç hareket etme gücü bulamayışımdandır. Sadece kendi doğrularımı kabulleniyorum, belki de yanlışlarımı asla yok edemeyeceğimdendir. Taraf tutuyorum, belki de tarafsız olduğuna inandığım kimseyi bulamayışımdandır. Bir bedene sığamıyorum, belki de bir ömrü çok kısa bulmamdan, insanları çok karakterli görmemden veya sanrılar haricinde hem katil hem makdul olamayacağımdandır…
Siz de yargılıyoru musunuz kendinizi? Neden yapıyorum diyor musunuz? En önemlisi kaç cinayet işlediğinizin farkında mısınız?

Bencil değil, bensizsiniz

Değişiyoruz. Aklımızın alamadığı dertlerin, sevinçlerin içinde çırpınıp duruyoruz. Eskiden konuşurduk şimdi, susuyoruz; ama yine aynı şeyleri düşünüyoruz. Önceden sivrilmeye çalışırdık, şimdi sivrilen yanımızı biz kemiriyoruz. Eskiden, en çok da çocukken, sevmediğimiz şeye burun kıvırırdık, şimdi bize her sunulanı alkışlıyoruz. Kurduğumuz cümlelerde barındırılan hakimiyetimiz zamanla kendini yanlışlayabilme payı kazandı. Kendinden emin konuşmalarımızın yerini, kendini değil çevresindekileri inandırma telaşı kapladı.
Eskiden vakit ayırdığımız şeyler bugün diğer zorunluluklar yüzünden ertelenmeye başladı. Gitgide yoğunlaştık, küçüldük üzerimize yığılan sorumlulukların yanında… Zamansız heyecanların yerini randevulu sürprizler, soluksuz koşmaların yerini mola saatlerine sıkıştırılmış sohbetler aldı. Eskiden biz zamanı harcardık, zamanla, o bizi harcamaya başladı. İstediğimiz saatte yaşamanın özgürlüğü yerini istediğin zaman dilimi arasına sıkışmaya bıraktı. Yoğun insanlarız, o kadar ki eski bize dönüp bakmak yerine, eski bizin gelip bizi bulmasını bekler olduk. ‘Ah… o günler’ diye iç geçirdiğimiz vakitleri; oturduğumuz yerden bekleme arzusu hareketsizliğimizi var etti. Hep yorgunuz, zaman dar, işimiz çok ve yalnızca bir tane ben olma kaygısı var herbirimizde. Siz kendinize yetmezken sizin olanların, sizinle yetinmesi ne kadar mümkün ki…
Unutmayı öğrendik zamanla. Geçmişi gereksiz ayrıntılardan süzüp öyle yerleştirdik hatıra defterlerlerimize. Hatıraların gereklisi, gereksizi oldu. O kadar işimiz vardı ki, gereksiz saydığımız hatıraları kapattık bir sandığa. Oysa hatıralar zaten gerekli olduğu için yaşanmaz ki… Bunu anlamamız bu koşuşturmanın içinde pek de mümkün olmadı tabi; çünkü çok yoğunduk. Hayal kurmamaya başladık, hayal kurmakla zaman kaybetmek yerine o hayali gerçekleştirebilme arzusuna kapıldık. Oysa adı üstünde hayaldi onlar ve işte bu yüzden mükemmeliyetçi olduk. Hayallerimiz hep mükemmeldir, ne kadar uğraşsak da mükemmel olamayacağımız için arsızlaştık. Daha çok hayal istedik, içinde tüketilmek, hayallerimizin içlerini tüketmek için. Artık hayal kurmaz olduk, başkalarının hayalleri içinde var olma heyecanı istedik. Bu kez de kendi isteklerimizi değil, başkalarının emirlerini önümüze koyduk.
Başkaları için yaşamaya başladık. Böyle bir süreç geçirdik işte. Uzun gibi görünse de her birinizin yaşı kadar bu yolculuk. Benim için 18 sene oldu. Ve inanın bu yolculuk bile beni çok yordu.Başkaları için gülümsemeye, ağlamaya, heyecanmaya başlayalı kendim için felç oldu zihnim. Bencilliğimizin yerini bensizliğimiz aldı. Şimdi başkaları için varız. Unutmayın siz artık bencil değil, bensizsiniz…

Siz yıllarca kandırıldınız…

Durup dururken çalan bir telefonun hayatınızı değiştireceğine inanabilir misiniz? Yanınızdan geçen herkesin, yanınızdan geçmesinin bir amacı olduğuna, peki o insanların bir gün hayatınızda varolabileceğine inanabilir misiniz? Adımınızı atarken yerde gördüğünüz sigara izmaritinin sahibinin biraz önce yanınızdan geçen bıyıklı adam olma ihtimalini kaç kez aklınıza getirdiniz? Veya ıslak çimentoda duran ayak izinin sahibi kim, bu 40 numara ayak izi hangi düzen bozucuya ait diye hiç düşündünüz mü? Olur olmaz yerlerde nereden tanıdığınızı hatırlayamadığınız; ama sürekli karşılaştığınız insanların kaderlerinizin bir yerlerine dokunduklarını hisseder misiniz?
Durup dururken çalan bir telefon hünüz hayatımı değiştirmedi, yanımdan geçen insanların yanımdan geçmesinin bir amacı olduğunu çok düşündüm ama henüz o amaçla rastlaşamadık, yerde gördüğüm izmaritin kime ait olduğunu düşünmektense nedendir bilinmez, ki ben kuru yapraklara da aynı muameleyi gösteririm, şiddetle onların üstüne basma eğilimi hissederim. Evimin yakınındaki durakta aynen öyle bir ayak izi bulunduğunu ve yaz ortasında kalın botlara ait ayak izini her gördüğümde içime sıcak bastığını dikkate alırsak, ayak izlerinin kime ait olduğunu düşünmekten çok yazın ortasında kışın ayak izlerinin varoluşunu görmenin, kışı hatırlamanın içimi ürperttiği anlarda neden yaz ateşini hissettiğimi daha iyi anlatmış olurum. Tanımadığım insanları her seferinde birbirine benzetme huyumun varolup olmadığını bilmiyorum; ancak eğer yoksa aynı yüzü bazen günde üç kez görmemin nedenini anlatamam, ancak şuna inanabilirim; belki de gerçekten hayatımızı değiştirenler sadece ayrıntılardır, ayrıntılarda olanlardır…
Belki paranoyaklık gibi gelecek; ancak düşününce haklı olabileceğim konusunda zihninizde kaygılar yaratacağıma eminim. Yüzbinlerce insan görmüş olmalısınız, tanıdık, tanımadık, güzel, çirkin, asi, sakin, uyumlu, huysuz, pısırık, dik kafalı, burnu büyük, sümsük… Bir de meslek dallarına göre ayıralım bu insanları; öğretmen, öğrenci, patron, işçi, müdür, memur, aktör, aktris, şarkıcı, şair, ressam, şoför, biraz daha değiştirelim, yanınızdan geçen kişi belki de katil, hırsız, dolandırıcıydı. Veya sizin beş dakika önce geçtiğiniz sokağa bomba koyacaktı, siz beş dakikayla kurtuldum derken; belki de o, o gün sizi seçmemişti, tercih edilmemenin ezikliği hiç bu kadar hayat kurtarıcı olmamıştı. Siz o gün sadece biraz daha sade giyinmiştiniz veya ona sırtınızı dönmüştünüz, vitrindeki o siyah takım tam da o an dikkatinizi çekmişti… Kurtulmuştunuz, yanınızdan geçen onca insandan kurtulmuştunuz…
Hayatımızı ayrıntılar kurar, onları biz yerleştiririz, siyah takımları sevmeniz tesadüf değildir veya sade giyinmeyi tercih etmeniz, kurtulmanızın mucize olduğunu açıklayamaz; adı üstünde o sizin tercihlerinizdir. Kasapta, manavda, fırında, iş yerinizde, okulda, evde belki de her gün selam verdiğiniz bakkalın yanında beş dakika daha fazla oyalansaydınız siz o mucizenin pek de mucize olmayan gerçekliğini tercih etmiş olacaktınız. Hayatlarımızı biz seçeriz, onun için mucize oldu, şans yüzüme güldü veya tesadüfün bu kadarı demeyin, kendi seçimlerinizi bu kadar üstün görüyorsanız diyebilirsiniz; ancak o zamanda kendinizi biraz fazla önemsediğinizi düşünebilirim, gerçekçi olun;o sonuçları sizler yaratıyorsunuz.
Size kötü haberlerim var: Durup dururken çalarak hayatınızı değiştirecek telefon tesadüfen sizin hattınıza düşmeyecektir, sizin numaranız bilerek tuşlanacaktır. Üzgünüm ama yerde gördüğünüz izmaritin yanınızdan geçen o adama ait olma ihtimali çok düşüktür veya şöyle düşünelim, belki de sizin işyerinizdeki toplantıya geç kaldığını geç anlayan aceleci bir beye aittir o izmarit. Islak çimentoya basan belki de sizin eve çağırdığınız misafirdir veya apartman yine toz toprak olmuş diye söylenmenize neden olan komşularınızın arkalarında bıraktığı toz toprak, o çimentonun parçalarıdır. Üzgünüm ama her gün gördüğünüz adamla ya işyeriniz, ya eviniz ya da alışveriz yaptığınız mağazalar aynı yol üzerindedir.
Ben de şu an olasılıklar üzerine konuşuyorum doğru; ancak içinde tasadüf barındırmayan olasılıklardan bahsediyorum. Şimdi bir daha hatırlayın dediklerimi, hayatınızı siz yönlerdirirsiniz. Yanınızdan geçenin katil olması bir ihtimaldir; ancak öldüreceği kişiyi bilmeyen bir katilin varlığı pek de olası değildir. Herkes adımlarını kontrollü atar, ne yapacağınız zaten saatler öncesinden bellidir. Hala şans diyerek kendinizi kandırmayın. Sizi yıllarca kandırdılar, özür dilerim biraz fazla gerçekçi olabilirim; ama daha fazla sorumluluk almalısınız. Her şey sizin omuzlarınızda, hayatınız bile… Siz, yıllarca kandırıldınız…

Mahremiyetin kalıntısı…

Bilinmezliğe aşıktır insanoğlu, bilinmezdir insan dediğin dalda çiçek kurusu. Baharda açar dalda çiçek, baharda ürperir o dala konan kelebek. Yarım bırakırlar hikayelerini… Bir günlük bir aldanış, bir mevsimlik bir dalda kalıştır sonu üç noktalandırılan mahremiyetin kalıntısı.
Bahar sızar günün yırtıklarından, ışık sokulur yavaşça günün koynuna. Akşamın geleceğini bile bile savaşırlar karanlık denen uzun yasla. Bir anlık kaçış, bir uyanıklık anısından kalıştır matemin sızıntısı. Matem günün yamalarından içeri, sonsuzluğa uzanır gibi serilir maviliklerin üzerine. Karanlık çöker bu kırık yarım kalışın çaresiz heveslerine. Aşk geceyi yırtmak ister bir yerlerden, elinde bir makas terzi gibi biçer gecenin karanlık kumaşını. Kördür makas ancak ufak deliller bırakabilir yalnızlığının uğradığına dair. Ufak ışıklar serpiştirir geçtiği yollara, ekmek kırıntıları gibi iz sürer ardında bıraktığı ışığın yolunda. Makasından çıkan ağır darbelerin gecede bıraktığı yaralardır o ışıklar, kayan bir yıldız geceye saplanan makas darbelerinin yarıklarını oluşturur karanlığa süzülürken. Kanar gece, kanar matem, acır bir yerlerde yalnız kalan makas, içi sızlar geceyi yaralayan kör aşığın, kör makasın… Gecenin bulutları giyinmesi yaralarından utanan bir sefilin onları gizlemesinden farklı değildir. Karanlık utanç duyar ışıktan, bayılır kalır maviliklerin üstünde, ışık süpürür acemi haydutun gasp ettiği gökyüzündeki adımlarını. Bir fırça darbesiyle yok eder gibi silinir karanlık, bir karanlığın silinişi gibi fırçalanır gökyüzü. Gök bu yüzden gürler, yalan sürtünür, kavga karışır sevdanın içine. Gece kanının kızıllığını bırakarak döner geldiği haydutlar şehrine. Bir günün bilinmezliğini solur hayat, geceden kalan ağır soğuk, gecenin bıraktığı serin nefestendir oysa. Yarım kalır karanlığın matemi, yarım kalır havaya bırakılan kuru nefesi, tamamlanır bir önceki geceden kalan çığlığın sesi. Sadece gece değildir, ışığın aşkıyla, ışığın dansıyla savaşan. Ses de savaşır yarım kalmışlığın suskunluğuyla. En suskun anlarda dehlizlerde zaptedilmiştir nefesler.
Ses çeker gider böyle zamanlarda, ‘alın susuşlarınızı beni bana verin, madem anlayamıyorsunuz beni, madem artık ihtiyacınız yok bana , alın sessizliğinizi geri verin bana beni…’ der. Böyle terk eder sevgiler insanları, diller böyle lal olur, isimler böyle unutulur. Bir daha asla çıkmayacak bir nefes çınlaması, böyle vaz geçer uğultusunun sindiği duvarlardan. Ses de terketmiştir, gece de… Yarım kalmıştır sesleri bırakılanlar, gece yarım kalmıştır., sesin aşkı yarım bırakılmıştır. İnsan böyle yalnızlaşır, başkaları değildir insanı terk eden önce kendisi terk eder kendini. Önce kendi sesi gider, bir yabancınınkini ödünç almış gibi başka bir tını varolmaya başlar bildik dudaklarda, kendi gecesi çeker gider önce, başkalarının gecelerine ortak olunur böyle zamanlarda, önce kendisini yalnız bırakır insan, kendini tanıyamaz olur. Ardından başkalarına gelir sıra, ancak onlar terk etmiş sayılmazlar, çünkü artık karşılarında bir yabancı durmaktadır. Onlar terk etmezler, bir yabancının kokusunu içlerine çekerek tanımaya çalışırlar onu, sesi başkadır, gecesi gündüzü başkadır… Tek aynı kalan kokusudur ama o da yetmemeye başlar. Diğerler terk etmez yabancıyı , terk edenden geriye kalan kokuyla yetinemezler sadece. Zaman geçip kokuya duyarsızlaştıklarında ise tanıdıklarından eser kalmamıştır.Onlar terk etmezler, sadece giderler. İnsan böyle yalnızlaşır, ayrıldım der, sesimden, gecemden, mevsimimden, dalımda kurudum der. Dalımdan bile düşemedim, bir kelebeğe dert yandım, o da tanıyamadı beni. Bir gün sürdü tamamlanmamız, o benden önce düştü daldan, ben asılı kaldım. İntihar eder gibi asıldım kaldım, bir urgan yükü vermeye başlamıştı kollarım, ama bırakamadım yarımlığımı. Kendimden olmayan kollarla, seslerle devam ettim yalnızlaşmaya…
Böyle yarım kaldım… Anladım ki terk etmek diye bir şey yokmuş, ömür yetmezmiş, izin vermezmiş tamamlanmaya, dalda kurumak en hazin ölüm şekliymiş, çiçeğin intiharıymış; dar ağacında asılı kalan bedenler gibi onun da kolları urgan edilirmiş boynuna… Kelebekten yar olmazmış, insanoğlu yalnız doğarmış, doğanın gereğiymiş yalnızlaşmak, yalın-ızlaşmak. Özelliklerini yitirirmiş insan, yalınlaşırmış. Kendi olmaktan çıkınca sıra kendinden vazgeçmeye gelirmiş, kolları tutunmayı bırakır, yaprakları nefes almak istemezmiş. Anılar kalırmış geriye, yalnızlık sızarmış derinliklerine… Gece vücuduna değen makasın soğukluğunu bırakırmış havaya, yaralarının kanı yuvalanırmış gökyüzünün gündüz ateşine, yırtılırmış kumaşı ışık sızarmış hanelerine. Bir günlük aldanış, bir mevsimlik dalda kalışmış sonu üç noktalandırılan mahremiyetin kalıntısı. Bir anlık kaçış, bir uyanıklık anısından kalışmış matemin sızıntısı.

Zarif bir ölüm sizi bekliyor

Alışalı çok oldu böyle yaşamaya veya şöyle diyelim yaşam bize alıştı artık… Ama hala aynıyız, hiç değişmedik. Unutulmak için dizilmiş anıların arkasına hala çoğul şahıs eklerini yakıştırıyoruz. Bu yüzden, senli benli cümlelerden kaçmak için, çabalıyoruz. Bir anda biz oluveriyoruz.
Yalnızlıktan bu kadar korkan ‘bizler’ uzun cümleleri bile virgüllerle ayırıyoruz. Biz ve bizim gibiler hep tekil şahıs eklerine sahipler… Fısıltılarla yüklü zamanlarda yüksek sesle konuşma hevesi ‘bizimki’, ağır ağır işleyen bir ömürde, hızlı tüketilen yaşamın nisanında olup mayısı göremeyecek olanlar… Biz buyuz, uzun mavilikler düşleyip, akşamüstlerinin kızılına mahkum olanlar. Sizli, bizli konuşmayı bu yüzden severiz. Siz gerçekten azla yetinenlerden misiniz?
Her şeyi güzel düşleyeceksin, bu yüzden en güzel yerinde bırakacaksın ‘o’ şeyleri, en saf haliyle yer alacak zihninde ve sen en güzel halinle kalacaksın bizli kuşakların geçmişinde… Yanyana fotoğraf çekildiğin insanlar kendisine yakıştırılan çerçeveye mahkum yüzlerdir. Biz sadece var olanları hatırlarız. Bizim için satırlar değil, kitaplar önemlidir; nota bilmesek de severiz müziği Yürümesek de güzeldir yol, bilmesek de haz duyarız ölümlerden.İşte böyle susarız. Ne kendimizi aldatırız ne de aldanırız bilmediğimiz ölümlere.
Hiç düşündünüz mü? Yüzü aydınlık bir kadın suretidir melekler, hiç erkek melekler var olmamıştır zihnimizde. Ölümü zarif görme hevesimizdir bu aldanışın nedeni. Zarif bir ölümdür, noktalarla ayrılmış hikayelerin kadın eli değmiş sonları. Sizden geriye yalnızca devrik cümleleriniz kalacak, aldanıyorsunuz, siz de kızıl bir kadının elinden tutup gideceksiniz sonunda. Yanlış yerlerdeki noktaların hesabını vereceksiniz. Siz hayatınınızı noktalarla ayırmış olmanın parçalanmışlığıyla var olacaksınız zarif bir kadının elinde.

Kırmızı sevdaların beton heykel sergisi

Soğuğun içime işlemesi gibi bir sızı duyuyorum. Hani bilinmez bir ağrı saplanır insanın içine, kızarır teni, ateş basar soğuktan üşümüş ellerini, burnu ağlamaktan usanmış gibi kırmızıya çalar, hani nefesin bulut olmaya daha bir hevesli salına salına gösterir gökyüzüne süzülüşünü, öyle bir soğuk sızlatan dişlerimi. Buz kesmeye başlayan, yarı yolda taşlaşan, kabuklaşıp, kalıbında betondaşan bir sınırlılık hadisesi. Elleri sıcak nefes yoksunu, kabuğu sertleşmiş, içi nasırlaşmış bir çocuğun var olma endişesi. Soğuk usul usul çarpıyor yüzüme, basit bir baş ağrısı bırakıyor değdiği şiddetlerle. Mosmor, kıpkırmızı, ateş saçan, buharlaşan, titreten, sızlatan bir üşüyüş var değindiği hüzünlerde. Soğuk usul usul hüzün bırakıyor içime, alıştığım kıyılardan çok daha uzaklara ait bir ayaz doluyor her nefesimle beraber tenimi yontan rüzgarın esişine. Bir heykeltıraş ustalığıyla şekillendiriliyor kırmızı ellerim, çatlıyor, içine kan kızıllığı doluyor. Rüzgar usta heykaltıraş, eserini kırmızıya boyuyor… Kim demiş kış beyazdır diye, kış kırmızıdır, kan kırmızısıdır, kırmızı bırakır yonttuğu tenlerde, kendi sanat eserlerinde.
Kırmızı bir üşüyüşün ardından, beyaz bir ev mahkumiyeti veriliyor eserlere ceza niyetine. Her taraf beyaz doluyor, ustamız kırmızıyı hoş göstersin diye manzarayı beyaz seçip, yerleri beyaza boyamış anlaşılan. Parlıyor her yer, evlerine mahkum oluyor sanat müsveddeleri, karın üstüne ay doğuyor, güneş yükseliyor. Beyaz silindikçe mahkumiyet siliniyor, kırmızı kış beyazın gidişiyle terk ediyor şehri. Ama heykeller çözülmüyor bir türlü, kırmızılıkları gitsede taşlaşmışlıkları hiç bozulmuyor. Sınırları her mevsim değişikliğinde biraz daha belirginleşiyor. İnsanlar gitgide taşlaşıyor, soğuklaşıyor, sertleşip nasırlaşıyor. İçlerinde var olmaya çalışan çocukluğu beton levhalarla durduruyor. Bir kere taşlaşmış beden, çözülmüyor bir daha, erimiyor, kırılıyor çok uğraşırsan. Rüzgar bildiğimiz rüzgar, soğuk bildiğimiz soğuk veya kar alıştığımız kar değil. Ufalanıyor insanoğlu, dışı çatlıyor içi ufalanıyor, dışı içini kusmaya başlıyor çatlaklardan. Çatlaklardan nefessizlik dökülüyor, çatlaklardan beyaz bir mahkumiyet yağıyor, insanoğlu taşlaştıkça içinden beton sızıyor.
İliklerime kadar üşüyorum. Bilinmez bir ağrı, kırmızı esaret başlangıçları gösteriyor kendini üzerimde, nefesim gidişini somutlaştırarak el sallıyor yükselirken. Buz kesiyorum, taşlaşıyorum. Mosmor, kıpkırmızı, ateş saçan bedenim nefessizleşip, çatlamaya, ufalanmaya başlıyor. İçine kış yaşatan ber insan gibi içimde mevsim çok ağır geçiyor. İçimde kırmızı bir kış, beyaz bir mahkumiyet taşıyorum, içim soğuk kusuyor, kar yağıyor iliklerime, damarlarım beyazlaşıyor. Kemirmeye başlanıyor henüz taşlaşmamış yanlarım; insanlığım, gülüşlerim, ağlayışlarım… İçimde mevsim kış dostlar, bu yüzden hayattan mazeretsiz izin alışlarım.
Geride heykel sergisini andıran yürüyebilen betonlar kalıyor, ağır kışın ardından. Herkes bir gün betonlaşıyor kırmızıya sevdadan…

Cam küskünlüğünden sedef mahkûmiyete

Kırık bir şişeden döküldü sihir, gizli bir masalı fısıldar gibi; altın tozu desen değil, kum tanesine benzemez, sudan mağrur ince bir büyü serildi ortalığa. Tüm insanoğluna selam edildi sihir bin bir duayla. İçine çekeni etkisi altına alan, nefes almak mecburi, efsunu zaruri bir hadiseydi. Büyü insanoğluna böyle sevdirildi. Yüzyıllarca sürecek sihrin kadın gerdanında hayat buluşu böyle bildirildi. Dem hem nefes bilindi hem kibir, hem nazar hem de işte bu sihir. Böyle fark edilmiştir bu sihrin çekimi, duymak, anlamak ve en önemlisi seninmiş gibi benimsemek başka bir rüzgârı, bir esintinin diğerine meyilini. Acı bir nefes çekmek gibi, sığınak aradığında bulmak, adını bilmeden alıştığın rüzgârın yanıklığını dahi kabullenmektir. Bir başka yerde bulunamayan, bulunsa da ‘başka’ olan herkesin farklı, farkla taşıdığı tek zifirdir. Aslında koku her tılsımı bir anda içine çekmektir.

Şimdi bir nefes gerekir bize biraz unutmak biraz hatırlamak için, şimdi biraz sihir lazım büyünün kimyasını bozmak için. Uzun zamandır görülmemiş bir dostun hatır kahvesi, yağmurun toprakta bıraktığı saflık simyası ve bilmediğimiz insanlarda tesadüfen rastladığımız tanıdık kimyası, yani sihrin delilleri biçilen zihin esaretinden ibarettir. Yavaş yavaş çözüyoruz gizemi, renklerle buluşturuyoruz tablonun eksik kalan zeminini. Siyah en gizemli, en asil, en kibirli bazen en sade; beyaz en mağrur, en saf, en naif bazen veda yüklü, bir de gri var ne kibirli, ne saf, ne asil ne naif tuhaf bir adressizlik ve inadına saf seçmeme kararlılığı. Siyah sihrin acısını yakıştıranlara, beyaz eteklerinde mayhoş, tatlı bir sevinç taşıyanlara, gri ise omzuna bahar sermiş olanlara yer buluyordu bu tabloda. Tablo kâinatın bir duvarında asılıydı, içinde kalabalık insan karmaşası, siyahlar, beyazlar, griler, yaklaştıkça her birinin sihri ortaya çıktı, acı, sevinç tek tek ayırt edildi tablodaki insan müsveddelerinden.

Sihir böyle yayıldı tüm kâinata, ne bir gören oldu yüzünü ne de sesini duyan. Üstünde asırlardır lanet taşıyor insanoğlu, gözle görülmeyen, aynalarda kusur, tesellisi sükûn bir ibret hikâyesi. Hoş bir bela peşimize takılan, tılsımı karalı bir başka şehir hikâyesi gibi dilden dile dolaşan. Cam küskünlüğüyle başlayan, sedef rengi şişelere hapsedilen zayıf bir mevsim bereketi büyü serüveni, gözleri ama eden, sesleri sağır kılan mısrasız dizesiz bir şiir. Oysa önce rüzgârla konuşmayı bilmek, onun alfabesini, deniz melteminin saçlarını çözmek gerekir. Ne getirdiğini sormalı gelen esintiye, nedir heybesinde duran buhur, insanoğlunun gözüne yasak bu kusur. Sonra düşünmeli altın tozunun, kumun, suyun esrarını… Koku tenin sahip olduğu tek aidiyet belgesi bundan olur olmaz akla gelinmesi, özlenince önce özlenenin burunda tütmesi. Nasıl, nereden başlamalı bu hikâyeyi anlatmaya veya kimden bahsetmeli bahşedilen selamın taşıdığı dualarla.

Hikâyenin sonu meçhul, etkisi kaç vakit daha sürer veya zuhur eden lanet çözülür mü bilinmez. Peçeli bir yüzün aynalara küslüğü, unutulmuş bir dilin kulağa yabancılığı gibi sesi, sureti olmayan bir büyü. Büyüyü sedef şişelere, kendimizi bu sihre esir ettik yüzyıllardır, farkındaydık elbet kokuya meyilimizi, aldanmaya teşne nefeslerimizi. Garip bir efsun hikâyesiydi bu aslında, sudan mağrur bu serpilme hadisesi. Teselli gerekir bunca bilinmezliği üstümüzden atmaya, dostlar şimdi buhur lazım bize başka türlü alamayız efsunlu nefesten, dostlar, şimdi huzur lazım bize başka türlü arınılmaz bu nefisten.

Gerçek ve düş arası bir gece yarısı hikayesi

Her kafası karışık insanın yaptığı iki yolculuk vardır; gitmediğin yolları keşif ve yüzündeki nemsiz arazileri ıslatma ilerleyişleri…
Yorulmuştur kadın, yolun kenarında durup karşıdan gelen ilk adamı durdurur tam önünde. Ayaklarının uçları birbirine değecek kadar yaklaşır adamın suretine, konuşacak hiçbir şeyi yoktur. Söyleyecek hiçbir kelime kalmamıştır, her iki yolculuğunu da yarılamıştır ancak. Kaşif bilginliği ve ağlamanın verdiği dinginlikle sığınmıştır işte tanımadığı bir yabancının sözcüklerine. Ondan bir söz bekler, yüzüne bile bakmadan kendisini tanıdığını duymak, birkaç satır kelam etmek ister.
Adam şaşkındır, ayaklarına dayanan bir çift rugan pabucun sahibine bakmaktadır. Başı önde, dudakları titreyen, gözünün yaşını yeni silmiş bir kadın durmaktadır karşısında. Kadın sustukça, konuşası gelir, kadın anlatmadıkça kendini anlatası. Ama nasıl başlanır ki söze, yarım kalmış bir keşfin ortasında?
Kadın çekinerek kaldırır yüzünü, adam başladığı her kelimenin ilk hecesinde vazgeçerken söyleyeceklerinden kadın konuşmadan anlatır düşündüklerini. Yalnızım der, sadece durdum, hayatta, yolculukta, ağlamakta, susmakta hep yarım kaldım. Bak, sussam da konuşuyorum hala…
Adam anlar, kadın yalnızdır, onca yolculukta hep yarım kalmıştır. Oysa kendisi de bilmez tamamlanmanın ne demek olduğunu, kadının dudakları ne kadar kapalıysa gözleri o derece konuşkandır. Adamın cesareti yoktur konuşmaya, ne ileri ne geri gitmeye…
Kadın gözlerini kaçırır birden, önce sesini, sonra rugan pabuçlarını alır ilerler… Geride yarılanmış bir yol, sessiz bir konuşma ve parmak uçlarına değen sıcaklığı soğutan bir rüzgar bırakarak keşfetmeye devam eder.
Adam gecenin bir vakti gördüğü kadının bir rüya olmasından şüphelenerek silkinir, arkasına bakar, kimse yoktur. Ayakkabısının ucunda bir leke dışında hiçbir izi kalmamıştır giden kadından.
Kadın görmüş, susmuş, sessizce konuşmuş, adama dayanıp güç almış, karşılık bulamayınca yoluna devam etmiştir. Adam ayakkabısının ucunda kalan bir lekeden başka gördüğünün gerçek olduğuna inanmayarak düşünü hayra yormuş, aklının bir köşesinde ‘onu anladığını bir türlü anlatamadığı’ bir kadın resmiyle bakışmıştır uzunca.
Sonunda yeni rüzgarlar geçmiştir ikisinin de hayatından, yollar da yaşlar da hep kaşif kalmış, her zaman adımlanmamış bir kara parçası bırakmıştır yollarında. Kimi gece, kimi gündüz onlarca anı kalmıştır geçti dedikleri onca düşün sabahında. Yarım kalmış rüyalar hep hayra yorulmuştur, yarım kalmış yolculuklar yeni yollara, dilekler tamamına…
Bir ilişki özeti, bir ayrılık hikayesi, bir karşılaşma anı denebilir bu satırlara. Kadın için gerçekte adam için düşte yazılmış bir anı oysa.

Tavan arası resimleri

Kavrulmuş anılardan geri kalanları topluyorum, kimi köz kimi kül şimdi. Eski bir dost selamının devamı bu vefasızlık, kimi unutmuş, kimiyle hiç tanışılmamış gibi. Vasıfsız bir geçmiş var, içinde ortak adların geçtiği tek bir satır işlenmemiş, içinde unutulan bir ‘ben’ kalmamış, o derece silinmişim bazılarının hayatından. Yanık bir tebessüm beliriyor eşelerken küllerimi, burnumda tüten yanık kokusu gizliyor geçmişin özlemini. Yangın değil bizimkisi olsa olsa ufak bir temizlik, yabani otlardan kurtulma çabası gibi… Alev değil sadece bir buhar yanığı gibi… Acısı derin, rengi kızıldan bir o kadar uzak, bembeyaz bir siliniş.
Geçmişi bu kadar kolay silerken güven ihtiyacı kadar güvensizliği de artıyor insanın. Oysa uzaklaşmak iyi gelmişti başlarda, eskilerden, eskimişliklerden. Birkaç sene öncesinde, çevremde başka yüzler, kapımda başka isimler vardı. Değişirken eskinin yerine yeniyi koymak başlarda kolay gelmişti, değişirken unutmayı seçmek en basit yol denmişti ancak uzun sürmedi yeniliğin saltanatı, kısa sürede isyana teşvik edildi beynimin her bir hücresi. Şimdi yenileri de silip atamıyorum itiyorum aklımın en dibine, eskilere yer açma çabasıyla. Kayıp bir tavan arasından, bir eskiciden farksız; içi dışı yığınak kapılarım. Üst üste mazi, bazen karıştırıyorum nerede olduğunu hatıraların, başka insanlarla yaptıklarımı başka yerlerde hatırlıyorum. Oysa ne kadar tazeydi onlar, ne çabuk eskitmişim kendimi. Birbirinin üstüne kokuları sinmiş, renkleri karışmış birbirlerine, hepsi bir duvar dibine atılmış, ondan bu sükûneti anıların. Bir olmuşlar, çok değil 2 gün öncesini bile bir diğerinin yanına tutuşturmuşlar.
Tavan arası resimleri diyorum onlara, beklemeden bilinir mi bilmem ama; yaşarken çektiklerin gelecekte yenilere masal oluyor, her yaşadığın bir sonrakinden daha kolay geliyor. İnsanoğlu yine küçümsüyor kendisini, mazisindeki yaralar ne kadar yaksa da canını, geçti diyor, acımamıştı zaten… Sen bir de şimdikileri gör… Yaralarıyla övünen, geçmişini küçümseyen ama dün var oluşunu o yaralardan ötürü isyan belleyen biz değildik zaten; insanoğlu, yüz yüze gelince boğazına düğümlenen şeyi; arayıp da bulamadığı o eski samimiyet değil de özlem diye anlatan kimdi gerçekten? Tavan arası resimlerini çerçevelerinden ayırıp bir bir tozunu silmek, eski resimleri solmuş renkleriyle yeniden salona asmaya yeltenmek; üzgünüm, olmuyor, hiçbir tavan arası resmi ‘yeni’ salonunuza yakışmıyor, eskiyi orada, tavan arasında bırakmak en doğrusu.
Başkalarından devraldığınız hayatları yaşıyor olabilirsiniz veya eski bir hayatı alıp yeniden düzenleyebilirsiniz. Evet, boyasını değiştirseniz de duvarları yıkamazsınız, ancak eski bir duvarın yeni cilasının üstüne de tozu alınmış renksiz bir tablo asamazsınız. Unutmadığınızı kabul edemezsiniz çoğu zaman, ama siz de biliyorsunuz herkesin bir tavan arası vardır, sizin resminiz de başka çatı katlarında şimdi. Hayatınız değişti, salonunuz değişti, üst katta durması gereken resimleri yerleştirirken elleriniz kirlenecek, içiniz ürperecek. Salonda bir kenarda duracağına, tavan arasının başköşesine koyacağım bazı resimleri, bileceğim orada olduklarını bu bana güven verecek, kiminin külleri kiminin dumanı gelecek burnuma. Bir çatı katı yangını haber olacak tüm manşetlerime, küllerinde seçeceğim başköşedeki resimlerimi. Şöyle yazacak haberlerde: tüm resimlerden geriye kalan içine solmuş resimlerden biraz sarı karışan beyaz bir duman şimdi, oysa bembeyaz bir siliniş beklenmişti…