Bir kavga monoloğu 2

Follow me
Ben de yaralanıyorum, sevmiyorum hatta nefret ediyorum kabuk tutan her bir parçamdan ama olmuyor… Evet, geçmişe takılıp kaldım, ancak o kadar körsün ki. Saçını atıyorsun ya konuşurken arkaya, hani titriyor ellerin, savuruyorsun her teli düşünmeden bir başka mecraya, işte o ana takılıp kalıyorum. Tanıştığımız güne götürüyor aklım beni, o zaman titrek ellerin değil rüzgar karışıyordu saçlarının dalgasına. Yüzüne bu yüzüne bakamıyorum, baktıkça gidiyor aklım saçlarının bir kavşağından ötekine.
Seni değil, başka birini düşlüyormuşum. Geçmişi özlüyormuşum, evet özlüyorum ancak sen geçmişi bakıp geçtiğimiz bir durak zannediyorsun. O kalıyor, hep aynı yerde duruyor, biz hep aynı insanlar bir duraktan ötekine yolculuk ediyoruz. Saçma… Geçmiş bir an öncemiz, bir sene evvelimiz, seninle tanıştığımız zamandan bu yana, geçirdiğimiz birkaç yıl dönümümüz. Geçmiş durmuyor, ilerliyor, sen her gün geçmişim oluyorsun, değişiyorsun. Ben her gün bir başka senle tanışıp, bir diğerini o mazi dediğin yerde bırakıyorum. Geçmiş dediğin bir duraksa, hep senden geçiyorum, yıllardır geçiyorum ve artık yoruldum.
Evet, haklısın bile bile kazıyorum içimi, acıtıyorum. Senin acıttığın yerleri arıyorum, yokluyorum hala acıyorlar mı diye. Bakıyorum, çoktan geçmiş sızısı daha derine gidiyorum. Sen artık canımı bile yakmıyorsun, bunun için deşiyorum hücrelerimi.
Taktın sigarama son birkaç aydır. Eskiden severdin, içiyorum, içime derin derin çekiyorum belki neyi sevdiğini hatırlarsın diye. Belki ben benim sigara içişimi seven kadını anımsarım diye. Ne kadar iyi çizmişsin resmimi beynine, nasıl tutarım sigarayı, nasıl içerim… Oysa hiçbirini hatırlamasaydın da o tiryakiliğin nedeninin sinirden de başka bir şey olduğunu anlasaydın.
Gideyim diyorum, bağırıyorsun. Gitmesem ne olacak? Neden tutuyorsun kolumu, neden bırakmıyorsun beni. Çoktan bıraktın halbuki… Lutfedip, bir sigara daha iç diyorsun, biraz daha otur, anlat, sen konuş… Ne anlatayım, evet aklımda senden başka bir kadın var, dememi bekliyorsun değil mi? Doğru aklım hep başka bir kadında, bunu kaldıramayacağını bildiğim için gitmek istiyorum. Aklım o seneler önceki sende, anlayamıyorsun, o anlıyordu. Sen nefret ediyorsun, o sigara içişimi severdi, sen kavga ediyorsun, o şefkat gösterirdi.
Yeterince sakinleştin mi, o zaman anla artık, seni seninle aldatıyorum. Daha büyük bir bozgun yaşadın mı, bir kadını alt edebilirsin belki ama kendini edemezsin. Eski senle yarışamazsın, bunu biliyorum. O yüzden konuşmuyorum, anlatmıyorum saatlerdir. Ama söylettin, sonunda konuşturdun içimdeki o tiryakiyi.
Ne o, ellerini bacaklarının arasına sıkıştırmışsın, dur bakayım ağlıyor musun? Ağlama diyemeyeceğim, istediğin kadar ağla. Hatta bir sigara yak, ha? Eski sevgilim sigara içmemi severdi ama kendisi içmezdi, sen? Doğru sen de içmiyorsun, bir farkınız daha olur fena mı?
Yazının birinci bölümünü önceki yazılar içinde bulabilirsiniz.

Bir kavga monoloğu

Follow me
Kızıyorsun böyle konuşmama, sesin yükselir böyle zamanlarda, avucumun her çizgisi kadar iyi bilirim kızgınlığını. Soğuk demir gibi acıtır senin sesin. İçindeki kırgınlıkları seviyorsun sen, bu yüzden bir daha kırıyorsun yeni onarılan yerleri. Suskunluğun da bu yüzden, sen yaralarına acımıyorsun, seviyorsun onları. Seviyorsun seni yaralayanları.
Boşuna gülüp geçme söylenenlere, sen de çok iyi biliyorsun gelenlerin kolay geçemediğini. Gülmek herkese bahşedilmez, yalandan gülme yüzüme. Maziden başka hiçbir şey yok yaralarında ve hala kabuklarını kanatıyorsun iyileşmesinler diye. Çek birini daha kanat şimdi, birini daha kopar teninden. Seçemiyor musun yaralarını, neden bakmıyorsun yüzüme? Seç birini… Ben olmadığım kesin, seç yaralayan başka birini.
Bir başka gecenin, önceki sayfaların özlemini duyuyorsun, biliyorum. Başka bir ağaç dalında sallanıyor çocukluğun. El yazını bile tanıyamıyorsun, çarpuk çurpuk harflerin içinden zamanla güzellerini seçişini ibretle hatırlıyor, karaladıklarını okumak istiyorsun. Biraz daha dinle, otur biraz daha, anlayacaksın söz veriyorum.
Bile bile kazıyorsun içini, derinlerde neler çıkacak diye inadına kazıyorsun. Kazmayla kürekle değil, lafla, sözle deşiyorsun hücrelerini. Telkinlerin, kendine dahi inadın… Kemiriyorsun kendini, dişlerinin arasında sıkışmış bir yığın tütün, çekip duruyorsun kendini kendi içine. Nefes nefes soluyorsun acını, nefes nefes yutuyorsun. Duman duman ayırıyorsun bir parçanı, tiryakiliğin bu yüzden, sen kendine doyamıyorsun.
İki parmağının arasında tutarsın ya sigarayı, hani hafiften titrer elin, yavaştan dumanlanır tırnakların ama bırakmazsın… İçmediğin anlarda başparmağını o sarımtırak süngere dayarsın, parmakların içer dumanı. Sen konuşursun, fırsat vermezsin dumana ama içine çekersin titrek ellerin vasıtasıyla. Hele sinirlendin mi, yakarsın bir tane, ikinciyi hemen ardından… Anlatmaktan, konuşmaktan mahal kalmaz tütünü dudaklarında gezdirmeye, sen öyle anlarda oyalanırsın yanan bir kağıt parçasını izleyerek. Bak yine aynı şeyi yapıyorsun. Kaçıncı bu? Dudaklarının boşluğunu parmakların dolduruyor yine.
Bu sefer konuşmaktan değil susmaktan fırsat kalmıyor elini çenene götürmeye. O kadar dalgınsın ki, veya o kadar suçlu, tek bir cümle yerleşmiyor kulaklarıma. Yanan, sönen sigaralar, birer nefesten sonra molalanan konuşmalar… Kendini bile anlatamıyorsun, kendine bile susuyorsun. Açık vermeyeceksin ya, sesin çarpmayacak ya duvarlara, böyle bir inat işte seninki.
Tek başıma konuşuyorum, sanki karşımda biri yok gibi. Hah… demek bitirdin içmeyi, yoksa dolan kül tablası mı sıktı canını? Dur! Gidemezsin, bilmem gerek, kim sebep oldu? En çok hangi bereni seviyorsun bilmeliyim. Kim sevdirdi sana bunları? Bunu bilmeye hakkım var değil mi, kimi dinliyorsun beyninin bir köşesinde? Beni duymadığın kesin, kimi dinlemeyi tercih ediyorsun?
Tamam, tamam bakma öyle. Anladım, sakin olacağım. Nereye gidiyorsun? Dur, tamam konuşmayacağım. Otur yerine, söz veriyorum sessiz olacağım. Dinle ne olur, gel birlikte susalım ama burada dur.
Kavgaların bile böyle, dinlemiyorsun bile, sen anlat o zaman. Tamam benden bahsetme, ben çoktan geçtim biliyorum. Ne olur, bir sigara daha iç, gerçekten kolay gelip geçmiyor biliyorum, o zaman gelip de geçemeyenleri anlat. Ben dinlerim, geçtim ya hayatından, ben dinlerim, sen anlat. Ben susuyorum, sen başla karalamaya.

Şemsiyeler tek kişilik ve biz yalnızız

Follow me
“Modern dünyanın yalnızlaştırdığı insanlarınız” ne kadar klişe değil mi? Ama doğru, bizler henüz neye modern dediğimizi bile bilmeden bu kalıbı pelesenk etmiş, yalnızlığına çoğunluğu kapsayan kılıf biçmiş insanlarız. Yalnızlığımız bile tek kişilik değil oysa, hepimiz yalnızız bu cümlenin içinde. Çoğul yalnızlıklar birimi şu modern dediğimiz çağın getirdiği…
Aklıma bir şirri geliyor bu klişeyi her hatırladığımda:
“Şemsiye yapımcıları
ıslanmaktan
tek kişiyi koruyacak genişlikte
kesince kumaşları
yağmur değil
yalnızlıktır yağan “
Sunay Akın’a ait bu satırlar. Hepimiz yalnızız serzenişinden çok daha büyük onun yalnızlık haykırışı. Tek kişilik şemsiyeler, tek kişilik hayatlar, tek kullanımlık şiirler gibi geliyor bu satırları okurken hayatın ibaret olduğu.
Evet, modern dünyanın yalnızlaştırdığı insanlarız. Moderniteden henüz nasibini tam alamamış bir ülkede, modernizmin tüm sancılarını yaşadığını iddia eden yalnız insancıklarız.
Artık şemsiyelerimiz de tek kişilik… Üşüyoruz, ıslanıyoruz…

Bir “sen” kaç akse karşılık gelir

Follow me
Koridorlar, kapılar, kapı kolları, camlar, camlardan görünen gölgeler, gelen sesler, fısıltılar, anlaşılmayanlar, anlaşılanlar… Adımlar, ayak sesleri, diğerlerinden ayrışanlar, kalabalığa karışanlar, başkalarının gölgelerine basanlar, kapıların gölgelerinde duranlar, durmayanlar… Yazanlar, eller, daktilolar, tuşlar, kağıtlar, kağıt sesleri, kalemler, mürekkepler, parmaklar… Çağıranlar, çağrışanlar, çağrıştıranlar…
Nereden geldi aklıma dedirtenler, akıldan gitmeyenler, akla bile gelmeyeler, aklı sorgulatanlar, uyku hapları, antidepresanlar, ilaçlar, uykular, rüyalar, daha çok uyku, daha az rüyalar… Daha çok ilaç, daha çok uyku, daha az depresyon, daha çok uyku, rüyasız uykularla huzur vaatleri…
Bir kitap, buruşuk bir kapak, içinde bir tarih, anı yazısı, bir isim, sen, ben, imzan… Kalemin akmış mürekkebi, parmağına bulaşan mürekkebi sildiğin kağıt, parmak izin, sen, ben, imzan… Kalanlar, kalıntılar, buruşuk bir sayfada bir leke, mürekkebin bıraktığı leke, senin elinin bulaştığı leke… Ben, biraz tütün rengi dişlerimde, biraz şarap burukluğu… Biraz çatlak, biraz acı, biraz kan, biraz tütün, biraz yara…
Nereden düştün aklıma, nereden düşülür akla veya düşmek için nasıl çıkılmalıdır insan zihninin düşülebilecek uçurum yamaçlı kayalarına. Nasıl çıktın ücra bir köşeme de düşüp duruyor zaman zaman senden bir şeyler gözümün iliştiği bir köşeye.
Bir imza, bir kitap, bir koridor, camda gölgenin arandığı bir kapı, açamadığın kapılar, ağır kapı kolları, ayaksesin, duruşun, kapının gölgesinde dinlenişin, benim gölgemi ezişin, bastığın şeye bakmadan geçişin, yerde duran gölgem, imzanın bulaştığı mürekkebin karası gibi yere dağılan karanlığım, senden kalan fısıltılar, anlaşılmayanlar, rüyalarda kalanlar, unutmak için içilen haplar, hatırlamak için içilen haplar, nedensiz içilen tütünler…
Neyi çağırıyorum ki böyle aks ediyor çağırdıklarım, senin çağrışımların zihnimin hangi köşesinde akıl kırıntısına rastlayacak veya hangi aklın içinden bu kadar akıldışı yansımalar, yanılsamalar çarpacak benimkinden başka?
Neden acaba? Haplardan mı dersin? Sen dedim de haplar mı seni unutturuyor, sen mi hapları unutturuyorsun karışıyorum. Karıştırıyorum, karıştırıyorsun, karışıyorum… İçtiğimden mi yoksa içmediğimden mi böyleyim? Senin çağrıştırdıkların zihnimi boğacak kadar çoklaştırıyor akislerini, aklımın içi ayna yığını sanki…
Neden bunların hepsi, haplardan mı sahi?

Gördüğüme sevindim

Follow me
Başladım en kıyı yanından hayatımın. Başladım kazmaya en sığ durağından… Durak dediğime bakmayın, birkaç solukla anımsanan kısa hatıralardan. Yalnızca sarhoşken hatırlanan isimler, bilincin hangi köşesine itilmişse ancak alkolün yuvasından çıkarabildiği sesler, sözler, dakikalar…
Dedim ya en sığ yanı zihnimin, kıyısında kalmış bir hikayeden fazlası değil. Öyle başladım kazmaya, kızıl bir saça değdim, birkaç harf seçebildim isminden. Anlaşılan daha çok içmek gerek zihnimin uyanık kalan arsız hücrelerinden. Biraz daha doldurdum, biraz daha belirginleşti saçlarının dalgası, bir harf daha çıktı adından. Zihnine fal açan falcı durumundayım, benimle kesişen hayat çizgisinin kısalığından tutup isimlerimizin ortak harflerine geliyorum ve nedense bir an onu yeniden göreceğim hissine kapılıyorum. Falcılara layık görülen bir hisse kapılmış hissediyorum kendimi bir an, görebili miyim diyorum. Belki de bir daha görmek için önce hatırlamak gerekir diye düşünerek bir kadehe daha elimi uzatıyorum. Yalnız olduğumu sanmayın, masam yalnız olsa da etraf kalabalık. Benden başka bir yüzü hatırlamaya çalışan var mı bilmiyorum, onlar daha çok unutmaya çalışır gibiler. Oyla ben henüz zihnimde kimlik tespiti çalışmasındayım, unutmam bir an biliyorum. Unutmak zor diye dert yananlara inat birkaç saat için aklımı meşgul eden birini hatırlama meşguliyetindeyim. Hatırlamak unutmaktan daha zor olmalı, yok, zaten hiçbir aşk bunca kadehin aldından sağ kurtulamaz, elbette unutulacaktır… Ancak hiçbir zaman o kadar derinde yer edememiş olanlar enkaz kenarında duranlar gibi olur olmadk zamanlarda içtikçe akla gelir. İşte bu yüzden deviriyorum kadehleri, bu akşam altında kalanlardan çok yanında belirginleşen yüzü seçiyorum.
Kapıdan biri giriyor, o mu acaba? Saçları aynı renk, o da toplamış saçını yukarıdan. Daha zayıftı diyorum bir an, iyi de kilo almış olabilir. Sonra aklıma geliyor neden başka birine değil de ona takıldım bu kez acaba? Gördüğüm başka bir yüz mü anımsattı simasını, yoksa benzerini görmediğim için mi aradım nüshasını? Bilemiyorum… Onu göreceğim hissine kapıldığımdan benzetiyorum muhakkak, yoksa ikimizin de üstünden geçen onca ay beni değiştirdiği gibi onu da aynı bırakmamıştır. Bir günde bile değişiyor insan… Bilemiyorum.
İlk darbeden itibaren zihnimde bir şeylerin yerinden oynadığını hissediyorum. İlk vuruştan itibaren bir kaçış başladı sanki içimde. Unutmak için önce hatırlamak gerekir halbuki, unutamadığımdan demek şimdi içimde bunca koşan adımın terki.
Hatırlıyorum, netleştirkçe o sihir bozuluyor. O baştaki romantizm, esrar yerini biraz melankoliye bırakıyor. Adını bulmaca gibi çözdüğüm, yüzünün kıvrımlarını belki de zihnimde şekillendirdiğim kadının ona benzediğinden bile emin değilim. Görmek istediğimi görüp, hatırlamaya değer gördüklerimi seçiyorum belk. Belki burnu bu kadar muntazam değildi, kim bilir belki kaşları biraz daha inceydi…
Umrumda bile olmadığını anlıyorum sonra. Bir adamın aylar önce tanıdığı bir soluğun izinin peşine düşmesi ne kadar garip geliyorsa o izin silinmediğini varsaymak da o kadar garip. O olanı değil benim ondan kalanlardan tamamladıklarımı izliyorum. Gördüğüme seviniyorum. Yanlış anlaşılmasın onu sevmiyorum, aşık değilim, aylardır aklıma bile gelmedi… Bu arayışın nedeni bir başlangıç, çok daha derinlerde etkisi hissedilenleri unutmak için bir başlangıç. Hatırladıkça ispat ediyorum zihnimin oyunlarına karşı galibiyetimi.
Nerede kamıştık… Falımı açtım neredeyse, karşımda duruyor. Bir an falcıların hissine güvenmek gerekirmiş diyorum. Yeniden karşımda, onca kadeh yığınının arasında, belirgin bir suretle…
Bir anda kendime geliyorum. Sonunda rüya çıkan tüm hikayelere sinir olan ben, sanki bir rüyadan uyanıyorum. Yanımda değil, birkaç dakikalık bir dalgınlıktan ibaret yeniden karşılaşmamız. Ayırdına varıyorum, onun düşsel hüviyetini. Hatırladığıma seviniyorum, çok eminim birkaç dakika önce ismini bildiğimden. Şimdi sorsanız söyleyemem, bir rüyadan uyanınca bir şey gördüğünüze emin olur ama ne olduğunu bilemezsiniz ya, öyleyim. Hatırladığım için mutlu, yeniden unuttuğum için daha da huzurluyum.
Şimdi hayatımın kenarına bir çizik attım, o çizikle işaretledim o enkazın dibine gömdüğüm ilk kişiyi. Üstlerde yatan bedenleri daha sonra defnetmek için ilk yarayı açtım içimde.
Şimdi sorsanız, adını, yüzünü, sesini hatırlayamadığım aslında hatırladığım adın, yüzün, sesin bile ona ait olduğuna emin olamadığım bir kadınla ilk yara izimi yarattım.
Biraz daha ilerlemeden önce zamana ihtiyacım var. Ceketimi aldım, sarhoş olan melankolik erkek kimliğiimle gün yeni yeni uyanırken ben geldiğim yolu geriye doğru adımlamaya başladım. Sonra yolun anlamını düşündüm, metaforlara bile gerek yok, bazen geriye yürümek tam da o anlama geliyor diye düşündüm ve döndüm… Tam da o geldiği anlamla… Geri döndüm…
Unutmadan, uzun bir gecenin ardından uyumadan önce son bir teşekkürü borç bilirim, gördüğüme sevindim…

Sanrılarınızda kaç cinayet işlediniz?

Follow me
Bazen kendimi sorguluyorum. Ne yaptığımı, neden yaptığımı bilmek istiyorum. Şimdi biraz daha açık konuşacağım. İsterseniz başlayalım, düşüncelerimde kendinizi bulabilir misiniz bilmiyorum; öncelikle kendimde bulduklarımı anlatıyorum…
Objektif olduğumu iddia edemem. Çünkü ben kimsenin taraf olmadığı taraftayım. Kimsenin emri altında olamam. Başkalarının adının altında adım geçemez. Hırs değil bu, yalnızca kendi başına var olabilme telaşı. Herkesin bildiklerini bilmektense herkesin bildiğini eleştirir, bilinmeyeni eleştirilmemesi için tüm dayanakları elde ettikten sonra dile getiririm. Muhalefetim… Sadece diğer tarafı da görebilmek için inanmadığım şeyleri bile savunduğum oldu. Şimdi düşünüyorum da iyi ki yapmışım. Artık bana muhalif olanların da fikirlerini tartabiliyorum.
Kendi doğrularımı varsayarım. Benim karakterimin anayasasıdır doğrularım. Katı kurallarım var, dar sınırlar arasında genişliyorum. Düşünüyorum, gerğinden fazla takılıyorum ayrıntılara. Sansa inanmıyorum. Şansa inanmanın insanın kendisini küçük görme çabasından kaynaklandığını düşünüyorum. Mucize dediğimiz aslında bizim hazırladıklarımızdır. Alt tarafı iki elin yapabileceklerini küçümseyenler tanrının insanınn yüzüne güldüğünü farz ederek şans derler olanlara. Halbuki tanrı adaletlidir. Sadece seninn yüzüne gülmez bu da oluşan iyi sonucun rastlantısal olmadığının kanıtıdır. İmkanları değerlendirmemiz bu sonucu belirler. Hep birileri veya birilerinin önceki deneyimleri örnek alınır, doğru aslında; gülen yüzleri görmeseydik gülmeyi nasıl öğrenirdik?
Bir bedene sığamam; bu yüzde hikayeler yazıyorum. Bazen cinayet işliyorum, bazen makdul oluveriyorum. Onlarca karakteri var ediyorum zihnimde, onlarcasını öldürüyorum onca hikayede. Kendi kendimin katili olduğumu ilk defa böyle zamanlarda hissettim. Ne istersem oldum hikayelerde. Örneğin; bir daha asla çocuk olamayacağız. Avunmanın tek yolu çocuk olduğumuzu varsaymak sanrısal hayatlarımızda. Bu yüzden oyuncu, yazar oluyoruz. Bu yüzden; asla ulaşamayacağımız aşklar için şarkılar yazıyoruz. Belki de otorite merakı yol açıyor karakter arayışlarımıza. Birinin sonunun avuçlarında gizli olduğunu bilme kudreti var ediyor yeni karakter yaratma hevesimizi. Şizofrenik bir durum aslında… Bir o kadar da normal, kim bir ömürle , bir beden ve bir ruhla yetinebilir ki?
Çok uğraştım kendimi anlayabilmek için. Kaygılarıma çeşitli nedenler aradım. Şansa inanmayanlardanım, belki de şanssız olduğum içindir. Muhalefet olanlardanım; belki de iktidar hırsına sahip olamadığımdandır. Düşünüyorum, belki hiç hareket etme gücü bulamayışımdandır. Sadece kendi doğrularımı kabulleniyorum, belki de yanlışlarımı asla yok edemeyeceğimdendir. Taraf tutuyorum, belki de tarafsız olduğuna inandığım kimseyi bulamayışımdandır. Bir bedene sığamıyorum, belki de bir ömrü çok kısa bulmamdan, insanları çok karakterli görmemden veya sanrılar haricinde hem katil hem makdul olamayacağımdandır…
Siz de yargılıyoru musunuz kendinizi? Neden yapıyorum diyor musunuz? En önemlisi kaç cinayet işlediğinizin farkında mısınız?

Bencil değil, bensizsiniz

Follow me
Değişiyoruz. Aklımızın alamadığı dertlerin, sevinçlerin içinde çırpınıp duruyoruz. Eskiden konuşurduk şimdi, susuyoruz; ama yine aynı şeyleri düşünüyoruz. Önceden sivrilmeye çalışırdık, şimdi sivrilen yanımızı biz kemiriyoruz. Eskiden, en çok da çocukken, sevmediğimiz şeye burun kıvırırdık, şimdi bize her sunulanı alkışlıyoruz. Kurduğumuz cümlelerde barındırılan hakimiyetimiz zamanla kendini yanlışlayabilme payı kazandı. Kendinden emin konuşmalarımızın yerini, kendini değil çevresindekileri inandırma telaşı kapladı.
Eskiden vakit ayırdığımız şeyler bugün diğer zorunluluklar yüzünden ertelenmeye başladı. Gitgide yoğunlaştık, küçüldük üzerimize yığılan sorumlulukların yanında… Zamansız heyecanların yerini randevulu sürprizler, soluksuz koşmaların yerini mola saatlerine sıkıştırılmış sohbetler aldı. Eskiden biz zamanı harcardık, zamanla, o bizi harcamaya başladı. İstediğimiz saatte yaşamanın özgürlüğü yerini istediğin zaman dilimi arasına sıkışmaya bıraktı. Yoğun insanlarız, o kadar ki eski bize dönüp bakmak yerine, eski bizin gelip bizi bulmasını bekler olduk. ‘Ah… o günler’ diye iç geçirdiğimiz vakitleri; oturduğumuz yerden bekleme arzusu hareketsizliğimizi var etti. Hep yorgunuz, zaman dar, işimiz çok ve yalnızca bir tane ben olma kaygısı var herbirimizde. Siz kendinize yetmezken sizin olanların, sizinle yetinmesi ne kadar mümkün ki…
Unutmayı öğrendik zamanla. Geçmişi gereksiz ayrıntılardan süzüp öyle yerleştirdik hatıra defterlerlerimize. Hatıraların gereklisi, gereksizi oldu. O kadar işimiz vardı ki, gereksiz saydığımız hatıraları kapattık bir sandığa. Oysa hatıralar zaten gerekli olduğu için yaşanmaz ki… Bunu anlamamız bu koşuşturmanın içinde pek de mümkün olmadı tabi; çünkü çok yoğunduk. Hayal kurmamaya başladık, hayal kurmakla zaman kaybetmek yerine o hayali gerçekleştirebilme arzusuna kapıldık. Oysa adı üstünde hayaldi onlar ve işte bu yüzden mükemmeliyetçi olduk. Hayallerimiz hep mükemmeldir, ne kadar uğraşsak da mükemmel olamayacağımız için arsızlaştık. Daha çok hayal istedik, içinde tüketilmek, hayallerimizin içlerini tüketmek için. Artık hayal kurmaz olduk, başkalarının hayalleri içinde var olma heyecanı istedik. Bu kez de kendi isteklerimizi değil, başkalarının emirlerini önümüze koyduk.
Başkaları için yaşamaya başladık. Böyle bir süreç geçirdik işte. Uzun gibi görünse de her birinizin yaşı kadar bu yolculuk. Benim için 18 sene oldu. Ve inanın bu yolculuk bile beni çok yordu.Başkaları için gülümsemeye, ağlamaya, heyecanmaya başlayalı kendim için felç oldu zihnim. Bencilliğimizin yerini bensizliğimiz aldı. Şimdi başkaları için varız. Unutmayın siz artık bencil değil, bensizsiniz…

Siz yıllarca kandırıldınız…

Follow me
Durup dururken çalan bir telefonun hayatınızı değiştireceğine inanabilir misiniz? Yanınızdan geçen herkesin, yanınızdan geçmesinin bir amacı olduğuna, peki o insanların bir gün hayatınızda varolabileceğine inanabilir misiniz? Adımınızı atarken yerde gördüğünüz sigara izmaritinin sahibinin biraz önce yanınızdan geçen bıyıklı adam olma ihtimalini kaç kez aklınıza getirdiniz? Veya ıslak çimentoda duran ayak izinin sahibi kim, bu 40 numara ayak izi hangi düzen bozucuya ait diye hiç düşündünüz mü? Olur olmaz yerlerde nereden tanıdığınızı hatırlayamadığınız; ama sürekli karşılaştığınız insanların kaderlerinizin bir yerlerine dokunduklarını hisseder misiniz?
Durup dururken çalan bir telefon hünüz hayatımı değiştirmedi, yanımdan geçen insanların yanımdan geçmesinin bir amacı olduğunu çok düşündüm ama henüz o amaçla rastlaşamadık, yerde gördüğüm izmaritin kime ait olduğunu düşünmektense nedendir bilinmez, ki ben kuru yapraklara da aynı muameleyi gösteririm, şiddetle onların üstüne basma eğilimi hissederim. Evimin yakınındaki durakta aynen öyle bir ayak izi bulunduğunu ve yaz ortasında kalın botlara ait ayak izini her gördüğümde içime sıcak bastığını dikkate alırsak, ayak izlerinin kime ait olduğunu düşünmekten çok yazın ortasında kışın ayak izlerinin varoluşunu görmenin, kışı hatırlamanın içimi ürperttiği anlarda neden yaz ateşini hissettiğimi daha iyi anlatmış olurum. Tanımadığım insanları her seferinde birbirine benzetme huyumun varolup olmadığını bilmiyorum; ancak eğer yoksa aynı yüzü bazen günde üç kez görmemin nedenini anlatamam, ancak şuna inanabilirim; belki de gerçekten hayatımızı değiştirenler sadece ayrıntılardır, ayrıntılarda olanlardır…
Belki paranoyaklık gibi gelecek; ancak düşününce haklı olabileceğim konusunda zihninizde kaygılar yaratacağıma eminim. Yüzbinlerce insan görmüş olmalısınız, tanıdık, tanımadık, güzel, çirkin, asi, sakin, uyumlu, huysuz, pısırık, dik kafalı, burnu büyük, sümsük… Bir de meslek dallarına göre ayıralım bu insanları; öğretmen, öğrenci, patron, işçi, müdür, memur, aktör, aktris, şarkıcı, şair, ressam, şoför, biraz daha değiştirelim, yanınızdan geçen kişi belki de katil, hırsız, dolandırıcıydı. Veya sizin beş dakika önce geçtiğiniz sokağa bomba koyacaktı, siz beş dakikayla kurtuldum derken; belki de o, o gün sizi seçmemişti, tercih edilmemenin ezikliği hiç bu kadar hayat kurtarıcı olmamıştı. Siz o gün sadece biraz daha sade giyinmiştiniz veya ona sırtınızı dönmüştünüz, vitrindeki o siyah takım tam da o an dikkatinizi çekmişti… Kurtulmuştunuz, yanınızdan geçen onca insandan kurtulmuştunuz…
Hayatımızı ayrıntılar kurar, onları biz yerleştiririz, siyah takımları sevmeniz tesadüf değildir veya sade giyinmeyi tercih etmeniz, kurtulmanızın mucize olduğunu açıklayamaz; adı üstünde o sizin tercihlerinizdir. Kasapta, manavda, fırında, iş yerinizde, okulda, evde belki de her gün selam verdiğiniz bakkalın yanında beş dakika daha fazla oyalansaydınız siz o mucizenin pek de mucize olmayan gerçekliğini tercih etmiş olacaktınız. Hayatlarımızı biz seçeriz, onun için mucize oldu, şans yüzüme güldü veya tesadüfün bu kadarı demeyin, kendi seçimlerinizi bu kadar üstün görüyorsanız diyebilirsiniz; ancak o zamanda kendinizi biraz fazla önemsediğinizi düşünebilirim, gerçekçi olun;o sonuçları sizler yaratıyorsunuz.
Size kötü haberlerim var: Durup dururken çalarak hayatınızı değiştirecek telefon tesadüfen sizin hattınıza düşmeyecektir, sizin numaranız bilerek tuşlanacaktır. Üzgünüm ama yerde gördüğünüz izmaritin yanınızdan geçen o adama ait olma ihtimali çok düşüktür veya şöyle düşünelim, belki de sizin işyerinizdeki toplantıya geç kaldığını geç anlayan aceleci bir beye aittir o izmarit. Islak çimentoya basan belki de sizin eve çağırdığınız misafirdir veya apartman yine toz toprak olmuş diye söylenmenize neden olan komşularınızın arkalarında bıraktığı toz toprak, o çimentonun parçalarıdır. Üzgünüm ama her gün gördüğünüz adamla ya işyeriniz, ya eviniz ya da alışveriz yaptığınız mağazalar aynı yol üzerindedir.
Ben de şu an olasılıklar üzerine konuşuyorum doğru; ancak içinde tasadüf barındırmayan olasılıklardan bahsediyorum. Şimdi bir daha hatırlayın dediklerimi, hayatınızı siz yönlerdirirsiniz. Yanınızdan geçenin katil olması bir ihtimaldir; ancak öldüreceği kişiyi bilmeyen bir katilin varlığı pek de olası değildir. Herkes adımlarını kontrollü atar, ne yapacağınız zaten saatler öncesinden bellidir. Hala şans diyerek kendinizi kandırmayın. Sizi yıllarca kandırdılar, özür dilerim biraz fazla gerçekçi olabilirim; ama daha fazla sorumluluk almalısınız. Her şey sizin omuzlarınızda, hayatınız bile… Siz, yıllarca kandırıldınız…

Mahremiyetin kalıntısı…

Follow me
Bilinmezliğe aşıktır insanoğlu, bilinmezdir insan dediğin dalda çiçek kurusu. Baharda açar dalda çiçek, baharda ürperir o dala konan kelebek. Yarım bırakırlar hikayelerini… Bir günlük bir aldanış, bir mevsimlik bir dalda kalıştır sonu üç noktalandırılan mahremiyetin kalıntısı.
Bahar sızar günün yırtıklarından, ışık sokulur yavaşça günün koynuna. Akşamın geleceğini bile bile savaşırlar karanlık denen uzun yasla. Bir anlık kaçış, bir uyanıklık anısından kalıştır matemin sızıntısı. Matem günün yamalarından içeri, sonsuzluğa uzanır gibi serilir maviliklerin üzerine. Karanlık çöker bu kırık yarım kalışın çaresiz heveslerine. Aşk geceyi yırtmak ister bir yerlerden, elinde bir makas terzi gibi biçer gecenin karanlık kumaşını. Kördür makas ancak ufak deliller bırakabilir yalnızlığının uğradığına dair. Ufak ışıklar serpiştirir geçtiği yollara, ekmek kırıntıları gibi iz sürer ardında bıraktığı ışığın yolunda. Makasından çıkan ağır darbelerin gecede bıraktığı yaralardır o ışıklar, kayan bir yıldız geceye saplanan makas darbelerinin yarıklarını oluşturur karanlığa süzülürken. Kanar gece, kanar matem, acır bir yerlerde yalnız kalan makas, içi sızlar geceyi yaralayan kör aşığın, kör makasın… Gecenin bulutları giyinmesi yaralarından utanan bir sefilin onları gizlemesinden farklı değildir. Karanlık utanç duyar ışıktan, bayılır kalır maviliklerin üstünde, ışık süpürür acemi haydutun gasp ettiği gökyüzündeki adımlarını. Bir fırça darbesiyle yok eder gibi silinir karanlık, bir karanlığın silinişi gibi fırçalanır gökyüzü. Gök bu yüzden gürler, yalan sürtünür, kavga karışır sevdanın içine. Gece kanının kızıllığını bırakarak döner geldiği haydutlar şehrine. Bir günün bilinmezliğini solur hayat, geceden kalan ağır soğuk, gecenin bıraktığı serin nefestendir oysa. Yarım kalır karanlığın matemi, yarım kalır havaya bırakılan kuru nefesi, tamamlanır bir önceki geceden kalan çığlığın sesi. Sadece gece değildir, ışığın aşkıyla, ışığın dansıyla savaşan. Ses de savaşır yarım kalmışlığın suskunluğuyla. En suskun anlarda dehlizlerde zaptedilmiştir nefesler.
Ses çeker gider böyle zamanlarda, ‘alın susuşlarınızı beni bana verin, madem anlayamıyorsunuz beni, madem artık ihtiyacınız yok bana , alın sessizliğinizi geri verin bana beni…’ der. Böyle terk eder sevgiler insanları, diller böyle lal olur, isimler böyle unutulur. Bir daha asla çıkmayacak bir nefes çınlaması, böyle vaz geçer uğultusunun sindiği duvarlardan. Ses de terketmiştir, gece de… Yarım kalmıştır sesleri bırakılanlar, gece yarım kalmıştır., sesin aşkı yarım bırakılmıştır. İnsan böyle yalnızlaşır, başkaları değildir insanı terk eden önce kendisi terk eder kendini. Önce kendi sesi gider, bir yabancınınkini ödünç almış gibi başka bir tını varolmaya başlar bildik dudaklarda, kendi gecesi çeker gider önce, başkalarının gecelerine ortak olunur böyle zamanlarda, önce kendisini yalnız bırakır insan, kendini tanıyamaz olur. Ardından başkalarına gelir sıra, ancak onlar terk etmiş sayılmazlar, çünkü artık karşılarında bir yabancı durmaktadır. Onlar terk etmezler, bir yabancının kokusunu içlerine çekerek tanımaya çalışırlar onu, sesi başkadır, gecesi gündüzü başkadır… Tek aynı kalan kokusudur ama o da yetmemeye başlar. Diğerler terk etmez yabancıyı , terk edenden geriye kalan kokuyla yetinemezler sadece. Zaman geçip kokuya duyarsızlaştıklarında ise tanıdıklarından eser kalmamıştır.Onlar terk etmezler, sadece giderler. İnsan böyle yalnızlaşır, ayrıldım der, sesimden, gecemden, mevsimimden, dalımda kurudum der. Dalımdan bile düşemedim, bir kelebeğe dert yandım, o da tanıyamadı beni. Bir gün sürdü tamamlanmamız, o benden önce düştü daldan, ben asılı kaldım. İntihar eder gibi asıldım kaldım, bir urgan yükü vermeye başlamıştı kollarım, ama bırakamadım yarımlığımı. Kendimden olmayan kollarla, seslerle devam ettim yalnızlaşmaya…
Böyle yarım kaldım… Anladım ki terk etmek diye bir şey yokmuş, ömür yetmezmiş, izin vermezmiş tamamlanmaya, dalda kurumak en hazin ölüm şekliymiş, çiçeğin intiharıymış; dar ağacında asılı kalan bedenler gibi onun da kolları urgan edilirmiş boynuna… Kelebekten yar olmazmış, insanoğlu yalnız doğarmış, doğanın gereğiymiş yalnızlaşmak, yalın-ızlaşmak. Özelliklerini yitirirmiş insan, yalınlaşırmış. Kendi olmaktan çıkınca sıra kendinden vazgeçmeye gelirmiş, kolları tutunmayı bırakır, yaprakları nefes almak istemezmiş. Anılar kalırmış geriye, yalnızlık sızarmış derinliklerine… Gece vücuduna değen makasın soğukluğunu bırakırmış havaya, yaralarının kanı yuvalanırmış gökyüzünün gündüz ateşine, yırtılırmış kumaşı ışık sızarmış hanelerine. Bir günlük aldanış, bir mevsimlik dalda kalışmış sonu üç noktalandırılan mahremiyetin kalıntısı. Bir anlık kaçış, bir uyanıklık anısından kalışmış matemin sızıntısı.

Zarif bir ölüm sizi bekliyor

Follow me
Alışalı çok oldu böyle yaşamaya veya şöyle diyelim yaşam bize alıştı artık… Ama hala aynıyız, hiç değişmedik. Unutulmak için dizilmiş anıların arkasına hala çoğul şahıs eklerini yakıştırıyoruz. Bu yüzden, senli benli cümlelerden kaçmak için, çabalıyoruz. Bir anda biz oluveriyoruz.
Yalnızlıktan bu kadar korkan ‘bizler’ uzun cümleleri bile virgüllerle ayırıyoruz. Biz ve bizim gibiler hep tekil şahıs eklerine sahipler… Fısıltılarla yüklü zamanlarda yüksek sesle konuşma hevesi ‘bizimki’, ağır ağır işleyen bir ömürde, hızlı tüketilen yaşamın nisanında olup mayısı göremeyecek olanlar… Biz buyuz, uzun mavilikler düşleyip, akşamüstlerinin kızılına mahkum olanlar. Sizli, bizli konuşmayı bu yüzden severiz. Siz gerçekten azla yetinenlerden misiniz?
Her şeyi güzel düşleyeceksin, bu yüzden en güzel yerinde bırakacaksın ‘o’ şeyleri, en saf haliyle yer alacak zihninde ve sen en güzel halinle kalacaksın bizli kuşakların geçmişinde… Yanyana fotoğraf çekildiğin insanlar kendisine yakıştırılan çerçeveye mahkum yüzlerdir. Biz sadece var olanları hatırlarız. Bizim için satırlar değil, kitaplar önemlidir; nota bilmesek de severiz müziği Yürümesek de güzeldir yol, bilmesek de haz duyarız ölümlerden.İşte böyle susarız. Ne kendimizi aldatırız ne de aldanırız bilmediğimiz ölümlere.
Hiç düşündünüz mü? Yüzü aydınlık bir kadın suretidir melekler, hiç erkek melekler var olmamıştır zihnimizde. Ölümü zarif görme hevesimizdir bu aldanışın nedeni. Zarif bir ölümdür, noktalarla ayrılmış hikayelerin kadın eli değmiş sonları. Sizden geriye yalnızca devrik cümleleriniz kalacak, aldanıyorsunuz, siz de kızıl bir kadının elinden tutup gideceksiniz sonunda. Yanlış yerlerdeki noktaların hesabını vereceksiniz. Siz hayatınınızı noktalarla ayırmış olmanın parçalanmışlığıyla var olacaksınız zarif bir kadının elinde.