DİZİ DEYİP GEÇMEYİN, DİZİLERİN BİR DE SOSYAL MESAJLARI VAR

Geçtiğimiz hafta Kördüğüm adlı dizide bir Suriyeli kadın aile evine sığındı, kocasının Ege’de boğulduğunu, çocuklarıyla sokakta kaldığını anlatan kadının bakımına destek olan aile çocuklarını hastaneye götürdü, ona yardım etti. Hatta dizimizin ana karakteri Ali Nejat (İbrahim Çelikkol) bir tomar para vererek kadına yardım eli uzattı. İzleyicinin zaten günlük hayatında gördüğü ve yüz çevirdiği bu dramın ekranda reyting getirmesine ihtimal verniyorum, aksine diziye kan kaybettireceğini düşünüyorum ancak elbette her şey izlenme oranı değil. Bu hamleler desteği, öne çıkarılmayı hak ediyor. Bu vesileyle bugüne kadar ekranda hangi sosyal mesajları gördük hatırlamak ister misiniz? Kimi organ bağışını gündeme taşıdı, kimi mezhep ayrılığı üzerine nefret söylemlerine karşı eleştiri getirdi, biri seks işçileri ile empati kazandırırken bir diğeri sokak çocuklarının sorunlarını ekrana taşıdı. İşte o dizilerden bazıları:

kordugum

Dolunay: Sema Ergenekon’un kaleme aldığı dizi 2005 yılında atv ekranlarına geliyordu. Dizi sokak çocukları için mücadele eden bir gönüllünün aşkla karşılaşmasını konu alıyordu. Sokak çocuklarının, tiner bağımlısı çocukların suça meylinin ana haberlerde sıklıkla yer bulduğu dönemde dizinin rehabilitasyon ve hayata kazandırma önerileri dikkat çekmişti. “Onların” da çocuk olduğunu hatırlatan dizinin ekran ömrü uzun olmasa da akıllarda yer etti. Dizinin başrollerini Tan Sağtürk ve Yeşim Büber üstleniyordu, dizinin dillere dolanan şarkısı ise Erhan Güleryüz imzalıydı. Ayrıca projede gerçek sokak çocukları rol alıyordu. Dizi yayınlandığını dönem devlet baknı Nimet Çubukçu tarafından takdirle karşılanmış, dizi ekibi Başbakanlıkça ağırlanmıştı. Dizinin yönetmeni Hakan Mumcuoğlu’nun açıklamasına göre dizi devam etseydi çekim için kullanılacak vakıf binası sokak çocuklarına destek olunacak bir merkez olarak belediyeye bağışlanacaktı ancak olmadı.

güldünya
güldünya

Güldünya: Adını töre cinayetine kurban giden Güldünya Tören’den alan dizi, 2008 yılında Star tv ekranlarına geldi. Kadına şiddetin gittikçe arttığı gündem içinde sığınma evlerinin önemine dikkat çeken dizinin başrollerinde Erhan Emre, Sanem Çelik ve Songül Öden yer alıyordu. Hikâyede Sanem Çelik, bağımsız, şehirli, güçlü bir kadın olarak ekrana geliyordu. Çelik’in canlandırdığı Gizem Özsoy, uzak olduğu yaşamlara, kız kardeşinin yaşadığı tecavüz sonrası intihar etmesiyle yaklaşıyor, sığınma evlerini dolduran hemcinsleriyle tanışıyordu. Ömrü 5 bölüm olan dizinin senaristleri; Yıldız Tunç , Murat Lütfü , Mehmet Bilal , Ethem Yekta , Atilla Özel, yönetmeni ise Ömür Atay’dı. Dizi “Aile içi şiddet sorununu gündeme getiren bir ağıt, kamu vicdanını harekete geçirecek bir çığlık” olarak lanse ediliyordu.

bir istanbul masalı
bir istanbul masalı

Bir İstanbul Masalı: Başrollerini Ozan Güven, Ahu Türkpençe ve Mehmet Aslantuğ’un paylaştığı dizide Selim ve Demir’in annesi Behiye Hanım’ın koruyucu ailelik girişimleri dizide geniş yer bulmuştu. Ayşe adlı bir kız çocuğu Arhan ailesine katılırken yasal prosedürler kadar duygusal açmazlar da dizide yer edinmişti. Sosyal pek çok konuya parmak basan dizi Türkiye’de ilk kez karikatür olmayan bir gay karakteri (Zekeriya) ekrana taşırken, cinsel yönelimini açıklaması üzerine baskı hissetmesi detayına kadar senaryoda konuya yer ayrılmıştı. Ayrıca dizide İsmail Hacıoğlu’nun can verdiği Ozan da sağır bir kıza aşık olmuş, işaret dili kullanımı ve sağır birinin yaşadığı zorluklar hikaye içinde anlatılmıştı. Dizinin senaryosunu Sertaç Ergin, Neşe Şen, Gökhan Horzum, Gaye Boralıoğlu ve Aydın Üredi kaleme alıyordu.

suskunlar
suskunlar

Suskunlar: Pozantı cezaevinde çocukların yaşadıkları, maruz kaldıkları şiddeti hatırlamamak elde değil. İşte tam da o dönemde ekrandaydı Suskunlar. Dört yakın arkadaşın kaza sonucu hapse girmesi ile başlayan hikaye yıllarca süren suskunluk ile devam ediyordu. Cezaevinde tecavüze uğrayan, darp edilen, işkenceye maruz kalan çocukların intikamı dizinin ana konusunu oluştururken çocukların yaşadıkları ekrana getiriliyordu. 2 sezon süren projenin başrollerini Murat Yıldırım, Sarp Akkaya, Güven Murat Akpınar, Aslı Enver, Berk Hakman ve Pelin Akil paylaşıyordu. Pınar Bulut ve Anıl Eke’nin kaleme aldığı dizi şiddet sahneleriyle tartışma yaratmış, gerçekle yüzleşmeye aracı olmuştu.

sahra
sahra

Sahra: Serkan Emiroğlu… O Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdi. Sahra dizisinde Mithat’ın down sendromlu kardeşini canlandıran Emiroğlu gerçekten de down sendromluydu. Başrollerini Arzum Onan ve Serhat Tutumluer’in canlandırdığı dizide genç oyuncunun başarılı performansının yanı sıra down sendromu hakkında bilinçlendirici detaylar da dikkat çekiyordu. Ayça Mutlugil, Nuran Devres ve Nuray Uslu’nun kaleme aldığı dizinin konusu şöyleydi: Dizide üvey kardeşi Nil’in (Neslihan Yeldan) planladığı korkunç bir kazanın ardından herkesin öldü sandığı Sahra’nın (Arzum Onan) iyileştikten sonra Türkiye’ye dönmesi ile kocası Sinan (Okan Şenozan) ve üvey kardeşinden intikamı konu alınıyordu. Sahra yıllar sonra Mithat (Serhat Tutumluer) ile yeniden aşka kapılarını açıyordu.

Uçurum Dizisi
Uçurum Dizisi

Uçurum: Yabancı kadınların Türkiye’de seks işçiliğine zorlanması, şiddet görmesi ve borçlandırılarak pasaportlarına el konulması ana haberlerin gündemlerini arasında arka sıralarda yer alıyordu. Uçurum ise konuyu prime time kuşağına taşıdı. Dizide Moldova’dan İstanbul’a çalışmak için gelen doktor Eva ve kardeşi Felicia’nın, Yaman’ın yönettiği fuhuş çetesinin eline düşürülmesi ve buradan bir şekilde kaçan Eva’nın kardeşi Felicia’yı kurtarmaya çalışması anlatılıyordu. Diziyi Kerem Deren yazıyordu. Atv ekranlarına gelen projenin başrollerinde Mehmet Ali Nuroğlu, Lavigna Longhi, Funda Eryiğit, Esra Ronabar,Erdal Yıldız, Denise Capezze, Birkan Sokullu ve Selçuk Yöntem yer alıyordu. Dizinin yönetmenlerinden Ali Bilgin bazı sahneleri çekerken acı çektiğini itiraf etmiş ve dizinin aynı zamanda bir sosyal sorumluluk projesi olduğunun altını çizmişti.

Türkan: Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kurucusu, Prof. doktor Türkan Saylan’ın hayatını konu alan dizi yalnız hastalıkların toplumsal algısını değil, kadınların okutulması konusunda da sosyal sorumluluk üstleniyordu. Ayşe Kulin’in Tek ve Tek Başına Türkan adlı eserinden esinlenilen projenin başrollerinde Pınar Öğün, Uğur Polat ve Özgürcan Çevik yer alırken senaryosu Oya Yüce imzası taşıyordu. Ergenekon operasyonu kapsamında evi aranan ve dernek yetkilileri gözaltına alınan Türkan Saylan’ın dizisi de 26 bölümde ekrana veda ederken sinema filmi olarak beyazperdede bir nev-i final yapmıştı. Dizide Berivan adlı çocuk Türkan Saylan tarafından okutuluyor, lepralı hastalar tecrit uygulamasından kurtularak insan haklarına uygun şartlarda tedavi altına alınıyordu.

küçükgelin

Hayat Devam Ediyor/Küçük Gelin: Her iki dizi de çocuk gelin sorununa parmak basıyordu. Hayat Devam Ediyor’un senaryosunu Mahsun Kırmızıgül kaleme alırken başrollerini Meltem Miraloğlu, Fikret Kuşkan gibi isimler paylaşıyordu. Dizi reyting rekorları kırarken dizi yalnız cinsel istismarı değil, aile içi şiddet konusunu da gündeme taşıyordu. Dizinin oyunlarından Şenay Gürler “Bu sorunda çözüm arayışında bulunmak sadece bir kamusal görev değildir aynı zamanda insanlık görevidir.” açıklamasında bulunmuştu. Küçük Gelin ise Samanyolu TV’nin adeta reyting kozuydu. Kanalın kapanmasıyla yayın hayatı sona eren dizinin senaryosu Erkan Çıplak tarafından kaleme alınıyor, başrollerde ise Çağla Şimşek, Barış Çakmak, Bengi Öztürk ve Arda Esen bulunuyordu.

kayıp-sehir

Kayıp Şehir: Birden çok toplumsal sorunu gündeme taşıyan bir diziydi. “Öteki” bir çok kişiyle empati kurulması için emek harcamıştı. Seks işçiliği yapmış bir başrol vardı, iç göç yaşayan bir aile ise ikinci odaktı. Ailenin dedesi 6-7 Eylül hikayesinin de aktörüyken, Rum bir kadınla aşkı işleniyordu. Transeksüel bir karakter dizide marjinalleştirilmeden ekrana taşınırken daha ilk bölümde arabadan atılıyor, şiddetin nasıl meşrulaştırıldığı sorgulanıyordu. Dizide afroamerikan bir genç olan Daniel, “beyaz” bir genç kadına, Seher’e aşık olmuştu. Seher’in bu ilişkiden hoşnut olmayan annesi ise Daniel’ı polise ihbar etmiş. Genç adam polis kurşunuyla hayatını kaybetmişti. Daniel’ın ölümü üzerine dizinin senaristlerinden Murat Uyurkulak twitter hesabından kamuoyunca tepki uyandıran Festus Okey davasına gönderme yapıldığını ilan etmişti. Dizinin senaryosu Yıldırım Türker, Murat Uyurkulak, Seray Şahiner, Tuğrul Eryılmaz, Yelda Eroğlu imzalıydı. Dizinin başrollerinde Gökçe Bahadır, Nik Xhelilaj, İlker Kaleli, Nazan Kesal ve Uğur Polat yer alıyordu.

parampara-organ

Paramparça: 3 – 9 kasım tarihleri arasında gerçekleşen organ bağışı ve nakli haftasına bazı sahneleriyle destek veren Paramparça dizisi sosyal medyada da çok konuşuldu. Dizide Nuray’ın beyin ölümü gerçekleşmesiyle ailesi organlarını bağışladı. Uzun süredir doktorların organ nakli yapılması gerektiği uyarılarını göze alan Nuray’ın ailesi bu işe onay verdi ve Nuray’ın kalbi Deniz’in annesi uzun süredir kalp rahatsızlığı olan Nergis’e takıldı. Erkan Petekkaya, Nurgül Yeşilçay, Ebru Özkan, Barış Falay gibi isimlerin başrollerini paylaştığı dizi, Yıldız Tunç tarafından yazılıyor.

kasaba dizisi

Kasaba: Antakya’da çekilen dizi, mezhep ayrımını ve mezhepler üzerine nefret söylemini eleştirerek ilk kez ekrana taşıyordu. Neşe Cehiz , Mümtazer Türköne , Mine Baysan , Bilal Babaoğlu , Korhan Günay , Didem Ayberkin’in kaleme aldığı dizinin ömrü pek de uzun olmadı. Lale Yavaş, Murat Ünalmış, Talat Bulut’un başrollerini paylaştığı dizi Alevi bir işçi lideri olan Haydar Yağmur’un kasabaya gelmesiyle başlamış, mevsimlik işçilerin dramını da gözler önüne sererek izleyiciyi 60’lı yıllara götürecekti. Ancak ömrü vefa etmedi… Dizinin bitiminin ardından Alevi Bektaşi Federasyonları ‘kırk yılda bir bizimle ilgili bir iş yaptınız onu da kaldırdınız’ açıklamalarıyla gündeme geldi.

fatmagül

Fatmagül’ün Suçu Ne?: Vedat Türkali’nin aynı adlı romanından ekrana taşınan, senaryosunu Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu’nun kaleme aldığı dizide tecavüz mağduru bir kadının mücadelesi konu alınıyordu. Dizi oyuncuları katıldıkları cinsiyet eşitliği projeleri ile dizi süresince konuya dikkat çekti. Dizideki hukuk mücadelesi, kadına şiddete karşı eylem sahneleriyle de desteklenirken, dizideki tecavüz sahnesi ise çokça tartışılmış ve şiddet eleştirilirken estetikleştirildiğine dair eleştiri okları diziye yöneltilmişti. RTÜK, Kanal D’de yayınlanan dizinin 1. bölümdeki sahneleri cezalandırırken, dizinin ikinci kez yayınlandığı Kanaltürk TV’de kesilmiş sahneler ekrana gelmesine rağmen koruyucu sembol kullanılmadan şiddet etkisinin devam ettiği gerekçesiyle yine ceza uygulanmıştı.

poyrazkarayel

Poyraz Karayel: En çok sosyal mesaja yer veren dizilerden biri de Poyraz Karayel… Dizide bugüne kadar fast fooda hayır, geçim derdi, çocuğa şiddete hayır, hayvan sevgisi, sermayenin eşitsiz dağılımı, uyuşturucuya hayır gündemleri ekrana geldi. Ethem Özışık’ın kaleme aldığı dizinin başrollerinde İlker Kaleli, Burçin Terzioğlu ve Musa Uzunlar yer alıyor. Dizide Celil Nalçakan’ın canlandırdığı Zülfikar karakterinin bol sosyal mesaj içeren tiradları da dikkat çekiyor.

son-cıkıs

Son Çıkış: Uyuşturucunun zararları üzerine yazılan senaryosuyla dikkat çeken dizi TRT1 ekranlarına geldi. Farklı yaş gruplarından gençlerin uyuşturucu ile imtihanını konu alan dizide Furkan Palalı, Sultan Ulutaş, Tolga Güleç, Dolunay Soysert, Deniz Barut, Orçun Koray Kaygusuz ve Hakan Vanlı rol aldı. Yeşilay Bilim Kurulu Üyelerinin desteğiyle senaryosu hazırlanan dizide Fatih Özcan ve Ekin Pandır imzası bulunuyordu. Ancak dizinin ömrü beklenenden çok daha kısa oldu.

Yazı ilk olarak mart 2016’da Dipnot Tablet Dergi’de yayımlanmıştır. Dergi ios ve android storelardan indirilebilir.

Dahi Senaristler Kerem Deren ve Pınar Bulut’tan Dört Yeni Dizi

Ezel, Uçurum, 20 Dakika, Suskunlar gibi dizilere beraber ve ayrı ayrı imzalar atan bir çift; Kerem Deren ve Pınar Bulut… Sezona dört yeni proje hazırlıyorlar, forumlar henüz detayları çıkmayan diziler hakkındaki dedikodularla dolu. Merakla beklenen projeleri, yazı deneyimleri, heyecanları ve yeni girişimleri Yazı Odası ile senaryo üstadı kalemler bu hafta Dipnot Tablet’i ağırladı.

Kerem Deren Pınar Bulut
Kerem Deren Pınar Bulut

İŞLERİN %80’İ KÖTÜ SENARYO

Bir işin başarılı olması için birçok etken gerek elbette ancak biten bir dizinin ardından genelde fatura senariste kesiliyor. Senaristler biraz günah keçisi mi?

Pınar Bulut: Bence artık öyle değil. Eskiden bir sorun olduğu zaman ilk senaryoya patlardı ve senaryo hakkında hiçbir fikri olmayan insanlar hikayede şöyle mi yapsak diye yönlendirme yapmaya çalışırdı. Artık sosyal medyanın da etkisiyle iş biraz değişti. Başarısızlığın faturası oyuncuya veya müziğe de çıkabiliyor, ama yine tek bir kurban seçiliyor, yine günah keçisi bulunmaya devam ediyor.

Kerem Deren: Artık biraz daha ayrıştı. “Senaryosu iyi ama… “ denebiliyor. Eskiden içeride bir sorun olduğunda da mutlaka senaristteydi problem. Hâlihazırda evet, senaryo baş sorun, işlerin %80’ine baktığımda evet çok kötü senaryo derim.

Okumaya devam et Dahi Senaristler Kerem Deren ve Pınar Bulut’tan Dört Yeni Dizi

Suskunlar Adı Nereden Geliyor?

Suskunlar dizisi hakkında yakın zamanda art arda gelen birçok yazı yazdığımın farkındayım. Genel anlamda olumlu görüş bildirdiğim dizi için belki de ilk olarak yazmam gereken yazıyı bugün yazıyorum.
Geçtiğimiz günlerde aklımda beliren bir “ilişki” bu soruya cevap bulmama neden oldu: “Suskunlar adı nereden geliyor?” Bulduğum cevap yapımcıdan veya senaristten teyit edilmiş değil, bu ilişki (sanmıyorum ama) belki ilk kez benim tarafımdan dillendiriliyor ve aslında senaryo aşamasında akla gelmemiş olabilir. O nedenle yazacağım kuramsal ilişkiselliğin kesin bir bağ iddiası olmadığını şimdiden belirtmeliyim.
Kaynak, suskunluk sarmalı…
“Suskunluk Sarmalı” yani spiral of silence, Elisabeth Noelle-Neumann’ın ortaya koyduğu bir kuram. Bu kurama göre insanlar çoğunluğu oluşturmadıklarında, kendilerine inanılmayacağını ya da kendi fikirlerinin önemsenmeyeceğini düşünüp, düşüncelerini ifade etmek için, isteksiz davranırlar. İnsanlar azınlık olduklarına inandıkları zaman, kendi görüşlerini ve düşüncelerini gizleme ihtiyacı hissederler. Algıları ve düşünceleri ifade etmede, diğer bireyler kritik bir faktör oluşturur. Pasif olan grubun, düşüncelerini ifade edebilmek için, aktif olan grubun iyimser yaklaşımına, hoşgörüsüne ihtiyaçları vardır. Öyle ki kitle iletişim araçları tarafından desteklenen yaygın ideoloji bir süre sonra pasif durumdaki karşıt görüşlü kişilerden bile onay alır. Oluşan bu suskunluk sarmalının nasıl kırılacağına ise birazdan değineceğim.
Suskunlar için düşündüğümüz zaman, dizide tecavüze uğrayan ve şiddet gören çocuklar ilerleyen zaman içerisinde bu olayı unutmaya söz vererek kendi yollarına giderler… Dışlanma, utanma, derdini anlatamama gibi kaygılarla senelerce sessiz kalırlar. Hatta karakterleri tek tek incelediğimizde cezaevinde yaşanan yani zaten izolasyon altındayken yaşanan olayın ortaya çıktığında bu kez sosyal bir izolasyona maruz kalınma ihtimali (ikinci bir cezaevi deneyimi olarak somutlaştırılabilir)bu travmanın gizlenmesinde ana unsur olarak ortaya çıkıyor.
Geçmiş yazılarımdan birinde erkekliğin tecavüz olayıyla kaybedildiğini eleştirdiğimde gözden kaçırmış olabileceğim bir nokta da bu yazıyla tamamlanıyor. Bilal’in erkekliğini kaybettiğine dair Takoz İrfan’a hak vermesi aslında Suskunluk Sarmalı’ndaki toplumdaki egemen algıyı zaman içinde kabullenme ve onama eylemi gerçekleştirmek olarak karşımıza çıkıyor. Konuya bu açıdan baktığımızda Ecevit karakterinin avukat olmasının yalnızca mağdurları kurtarmak, babasından kalan kinine inat haklıları savunmak için seçilmediği de açık. Toplumda bir şekilde suçlu yani norm dışı ve topluma zarar veren eylemleri nedeniyle cezalandırılması istenen kişilere karşı bir savunma cephesinde yer almak Ecevit için kendi suskunluğunu bastırmanın, toplum içinde sessiz kalan bir başka kişi veya kişilerin sesi olmanın gereği olarak görülüyor, hatta belki de bir başka sarmalın kırılma noktası…
Her ne kadar kuram kitle iletişim araçları ve etkileri üzerinden şekillense de, aynı şekilde toplumda kişiler arası iletişimde, veya norm haline gelmiş baskılayıcı görüş ve kalıpların da suskunluk kalkanı, hatta kabullenme ve onama etkisi yaratabileceğini varsayarak ilerliyorum. Kitle iletişim araçlarının belli konuları, sorunları ve bunların tartışmasını halkın görmesinden uzaklaştırma yeteneği üzerine kurulu olan kurama toplumsal normların da tartışılması hatta konuşulması zor hale gelen körleştirici veya kör olmak zorunda bırakan etkisini eklediğimizde benzer bir varsayımı yapmanın çok da yanlış olmayacağı kanaatindeyim. Yani dizide mahalle baskısı olarak ele alınan korkma ve maruz kaldığı durumu “utanılacak bir şey olarak etiketleme” olan birinci aşama suskunluk sarmalının örneği olan ikinci “yok sayma, unutmaya çalışma” aşamasının zaten bir parçası.
Bu suskunluğu çözmenin yolu ancak bir kişinin halkayı kırması veya başka bir sarmal yaratmak… Ki dizide de böyle oldu… Yaptıklarını, geçmişlerinde bıraktıkları o çocukların adlarını bile unutanlar şimdi kendi suskunluk sarmalını yaratmaya, (İrfan, Gazanfer ve Gardiyan’dan oluşan taraf) bir şeyleri saklamak için çaba altına girmeye başladı. Bunun en önemli kanıtı ise Gardiyan’ın hakkında açılan dava duruşmasında kendisini sevecen olarak addetmesi ve delil olarak sunulan çocukları dövdüğü iddia edilen kasetleri kesin bir dille reddetmesiydi. Yani korkuyordu, aynen Gazanfer’in hapse gireceğini öğrendiğinde polisi ısırması, İrfan’ın düşmanlarının kimliğini bilmek için elinden geleni ardına koymaması gibi. Bu ister sosyal dışlanma ister cezaevi gibi fiziksel izolasyon ihtimali olsun henüz net olarak görülmese de yıllarca sosyal hayatlarında saldırganlıklarını, şiddet eğilimlerini saklayarak senelerce yaşamış bu insanların bile zaten yıllardır bir suskunluk sarmalı içinde yaşadıkları belirtilebilir. Sokakta gördüğü insanlara durup dururken saldırmayan her üçü de bir şekilde bu baskılama mekanizmasını zaten hayatlarına kurmuş olmalılar…
Yeniden kırılma noktasına döndüğümüzde dizide Zeki’nin arabasına binen tecavüzcüsünü öldürmesi o kırılma anı olarak görülebilir. İçlerinden biri halkayı kırdığında diğerleri de hem kendilerinin hem de Zeki’nin intikamını almak için harekete geçtiler yani sessizlik, suskunluk bozuldu.
Ancak burada şöyle bir sorunla karşılaşıyoruz, Suskunlar’ın kahramanları İbrahim, Ecevit ve Bilal hala o sarmalın içinden tam çıkamamış olacaklar ki en yakınlarındaki Ahu’nun bile ancak tesadüfen olanlardan haber olabiliyor. Çevrelerindeki kimse olayı bilmiyor, hatta düşmanları bile onların kimliğini yeni öğrendi.
Muhtemelen ikinci sezonda sarmalın nasıl genişlediğini izleyeceğiz, kimliklerin ve yaşananların açığa çıkacağı öngörüsü bu anlamda kırılmadan sonra sarmalın çözüleceği iddiası çok da yanlış olmasa gerek. Karşı taraf için sarmalın belirginleşeceği ise malumun ilanı adeta…
Sleepers’tan uyarlanan Suskunlar’ın adı buradan mı geliyor inanın bilmiyorum. Mahalle baskısı ve suskunluk sarmalı üzerine yaptığım şu kısa açıklama sizi ikna edememiş olabilir ancak ben isim benzerliği bilinçli veya bilinçsiz olsa da detaylarda yatan benzerliğin aşikar olduğu konusunda ısrarlıyım.

Suskunlar’ın Erkeklik Halleri

Şimdiye kadar hep olumlu görüşler beslediğim ve paylaştığım ender dizilerden biriydi Suskunlar ancak 31 Mayıs akşamı yayınlanan bölümde geçen bir diyalog ardından o diyaloga sosyal ağlarda yapılan inanılmaz vurgu beni bu eleştiriyi yapmak zorunda bırakıyor. Yayının üzerinden geçen 1 haftada yazıp yazmamak, doğru anlatabilmek konusunda endişe duyduğum “erkeklik” konusuna gelmek istiyorum.
Suskunlar’daki diyalogu virgülüne dokunmadan paylaştıktan sonra gelelim benim yorumuma:
“İrfan: Hatırladım seni sarı!
Bilal: Günaydın takoz
İrfan: Ben bugün seninle konuşmaya geldim, sadece. Silahsızım. Senin kitabında silahsız bir adama silah çekiliyor mu? İntikam mı alacaktın benden
Bilal: Alacaktım değil alacam. Seni gebertmek için silaha ihtiyacım yok benim takoz. Çıplak elle öldürürüm seni.
İrfan: Yaparsın eskisi gibi değilsin. Kaya gibi adam olmuşsun.
Bilal: Oldum.
İrfan: Adamların var belli. Silahların var artık.
Bilal: Alası var
İrfan: Güçlüsün
Bilal: Fena
İrfan: Acımasızsın. Delisin. Sertsin de erkek değilsin be sarı.Çünkü senin erkekliğini ben aldım. Ben yaptım. Sende benim kadar iyi hatırlıyor musun? Kımıldayamadın. Nefes bile alamadın. Yalvardın, ağladın. Devam edeyim mi? İstediğin kadar güçlen, kinle dol, nefretle yan, ben senin geçmişini değil ben senin geleceğini değil ben senin erkekliğini aldım bilal. İşte bu yüzden benden her şeyimi al intikamını al canımı al ama ne yaparsan yap senden aldığım şeyi geri alamazsın çocuk geri alamazsın.”
Başka bir örnek üzerinden açıklamaya başlamayı uygun görüyorum, bu diyalog aklınızın bir kenarında kalsın lütfen… Geçtiğimiz günlerde bilinen ulusal gazetelerden biri spor gazetesinin adını değiştirdi ve yalnızca ilgi çeksin, konuşulsun diye gazetenin adını hepimizin duyduğu ve üzülerek belirtmeliyim ki “cinsiyetçiliğin en avam hali” olarak pelesenkleşen bir küfrün kısa halini isim olarak belirledi. Yaşı ve aklı hala ergenlik dertlerinde kalanlar aralarında gazetenin ismini söyleyip gülüşürken kadınlığın aşağılandığı bir popüler kültür malzemesi daha bulmanın endişesi bende sürüp gitti… Ülkemizde kadın bedeninde erkeğin daha çok söz sahibi olduğu tartışmaları sürerken dillere düşen aşağılık küfürlerin markalaşmasına pek de şaşırmamalı aslında.
Şimdi diyorsunuzdur bunun Suskunlar’la ne alakası var? Var… O küfür (ki sanırım hepiniz anlamışsınızdır neyden bahsettiğimi) cinselliği erkek performansı ve aktivitesi olarak algılayan bir aklın ve erkek egemen kültürün ürünü! Düşündüğünüz zaman o avam fiillerde bile erkek potansiyeli üzerinden ahkam kesilir…
Suskunlar’ın biraz once hatırlattığım o diyalogunda da benzer bir şekilde “erkeklik” tanımlaması var. Erkeklik cinsellikte aktifliktir yani olay tecavüz bile olsa kazanım erkek olandadır. Erkekliğini gösteren odur, diğeri (ki bu diyalogda Sarı) kaybeden taraftır, erkekliğini yitirmiştir!
Elbette dizideki karakterlerin kurgulanışı üzerinden ne İrfan’ın ne de Bilal’in yani Sarı’nın erkekliği başka türlü algılaması beklenemez. Eleştirim buna değil. İzlediğim her dakika “Şimdi bir şey olur bu diyolog böyle kalmaz”, “Dizinin entel ağabeyi Ecevit olaya girer ve erkekliğin bu olmadığını anlatır” diye beklerken o diyalog, o erkeklik ağıtı öylece kalıverdi. Bu diziyi yazan bir kadın olmasına, bahsedilen bir tecavüz olayı olmasına rağmen kaybedilen erkeklik Bilal’indi… Erkeklik performansını(!) savunmasız bir çocuğa tecavüz ederek gerçekleştiren İrfan, “Sarı’nın erkekliğini elinden alarak zafer kazanmıştı.”
Bu mudur? Böyle midir? Erkeklik denen şey nasıl bir ulvi değerdir ki o kaybedilir? (Siz hiç kadınlığını kaybeden duydunuz mu veya kadınlığı kaybetmenin bir yolu olduğunu?) Ama erkeklik kaybedilebilir bir kazançtır, ve erkekliği kaybetmenin yolu erkeğe biçilen o ulvi görevi yerine getirmemektir! Her şeyden once bu yaklaşım homofobi içerir! Bu düzeyde bir kadınlık erkeklik tartışmasını geçtim cinsiyetçilik içerir!
Bu tür cinsiyetçi kodların sunulması günümüz yayınlarında şaşırtıcı değil benim amacım yalnızca göstermek, bu şekilde bakmadıysanız bu pencereyi de açmak istiyorum sizlere. Sonra “kadınların yanında küfredilmez” nezaketinin, aslında o küfürler popüler kültür içinde markalaştıkça bir anlamı olmadığının, nezaket sayılmadığının fark edilmesini istiyorum. Cinsiyetçi naraların atıldığı dizilerde (ki herkesin evinde olması sebebiyle en doğrudan ve çok sayıda insana ideoloji yayın araçlar bunlar) homofobinin, cinsiyetçiliğin nasıl pompalandığını görebilirsek ancak o markalaşmayı, küfürlerin gazete adlarına taşınmasını tartışabilir hale gelebiliriz diyorum.
Şimdi tartışmıyor muyuz derseniz cevabım çok net, biz kadının bedeninde erkeğin yerini tartışıyoruz. Erkeğin dilindeki kadının yerini tartışmak ise bu gazete reklamının üstüne bile kısmet(!) olmadı. Kimse küfür taşıyan bir gazeteyi protesto etmedi veya sözlüklerde Suskunlar’ın ardından “o zaman son bölümde de Bilal, İrfan’a tecavüz etsin” yorumları yer aldı. Biz bu konuları tartışıyoruz evet ama bahsettiğim pencerenin çok dışında bir perspektiften.
Son bir olumlama notu: Foucault, cinselliğin konuşulabilmesinin gövdenin bir bilgi alanı olarak kabul edilmesine dayandığını ve bunun modern çağda keşfedildiğini söyler. Özetle bu bakış açısının devamında cinselliğin konuşulabilmesinin modernleşmenin bir göstergesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu tartışma nasıl bir perspektiften olursa olsun umut vericidir. Çünkü tabuları yıkmanın yolu görüşleri çarpıştırarak anlatmak, anlamak ve ne olursa olsun konuşmaktır. Umudunuzu yitirmeyin…
Sultan ve Thelma
Geçtiğimiz günlerde Sultan dizisiyle ilgili oldukça tepki ve destek alan yazımı yayınladıktan birkaç saat sonra Tayfun Atay’ın Radikal’de yer alan Sultan eleştirisini okudum. O analizden yola çıkarak görüşümüzü biraz daha açmak istiyorum. Atay, dizinin de bir sahnesinde gönderme yapıldığı gibi feminizm hakkında kült sayılabilecek Thelma and Louise filminin dizide bir örneğinin anlatıldığını kaleme almış ve Pınar karakterinin Sultan’a feminizm öğretileri sunan beyaz türk karakteri olarak resmediğini anlatmış.
Yorum çok doğru. Televizyonculuk ve diziler içinde bakıldığı zaman Thelma and Louise benzeri yapımların son yıllarda zaten denendiğini hatırlatma gereği duydum. Yakın zamanda ekrana gelen ve ömürleri kısa olan “Anneler ile Kızları” ve “Tek Başımıza” adlı diziler yayınlandıkları dönemde filmle ilişkilendirilen yorumlar almışlardı. Her ne kadar içerik ve anlatım yönünden ciddi farkları olsa da Sultan yakın zamanda ekranda yer alan bu iki dizinin üçüncü türevi… Tek Başımıza’da Başak Köklükaya Ahu Türkpençe’ye yol gösteren şehirli kadını oynarken, Anneler ile Kızları’nda bu kez benzer roller Ebru Özkan ve Feride Çetin için biçiliyordu.
Sultan mizahi yanıyla diğer iki dizinin ağır dramatik yapısından farklı ve reyting açısından, iki dizinin sonunun hezimet olduğunu düşünürsek, daha şanslı görünse de izleyeni kendine bağlayan samimiyeti ve mizahi öğeleri bu misyonun yanında ötelenirse dizinin akıbeti açısından bu örnekleri hatırlamak yararlı olacaktır. Sonra demedi demeyin…