Altan Erkekli izleyicisine ayıp mı etti?

Follow me
Altan Erkekli şu günlerde rol aldığı reklam filmiyle gündemde… Daha doğrusu rol arkadaşından memnuniyetsiz izleyici kitlesi “kendine bunu nasıl yapar” diye sorduğu için konuşulanlar arasında.
Eleştirileri okuduğumda aklıma Zuhal Olcay geldi. Zuhal Olcay ve uzun süre magazin gündemini meşgul eden “Recep İvedik izliyorum” demeci. Ne alakası var demeyin, bence çok alakası var. Türkiye’de bir milyon gişe yapan bir filmi izlemenin magazin gündeminde yer alacak bir yanı yoktur, zaten düz hesapla memleketteki sinema izleyicilerin çoğu o filmi izlemiştir. Ancak izlediğini ve beğendiğini söyleyen kişi ülkenin “elit sanatçı” denilince ilk adı sayılan isimlerinden biriyse o zaman buna şaşırılır. “Aaa, o bu filmi nasıl beğenir!” der kimi popüler kültürün yoz olduğunu düşünen kimseler. O nedenle gündemdir bir insanın Recep İvedik izlemesi değil, Zuhal Olcay’ın Recep İvedik izlemesi.Aynı şekilde Altan Erkekli’nin reklamda oynası değil Ankaralı Turgut’la reklamda oynaması tartışılır ki tartışılıyor. Yapılan yorumların çoğu “Altan Erkekli parasız kaldı herhalde” seviyesinden öteye geçebilmiş değil… Bir de şöyle bakalım ya usta oyuncu bizim ötekileştirdiğimiz kültürü bizim kadar yoz bulmuyor ve eğlencelik bu reklamda kamera karşısına geçmeyi kabul ediyorsa… O da olabilir… Veya o reklamdaki kasiyer genç kadının “Yine başladık” ifadesi nasıl izleyici yorumuyla örtüşüp reklamı gören her izleyici tarafından yineleniyorsa Ankara havası duyduğunda oynamaya başlayan bir emekliye de Altan Erkekli’nin can vermesi şaşılacak bir şey değildir. Memleketimizde Ankara havası çalmayan düğün, düğünde oynamayan insan var mı? Hiç zannetmiyorum…
Kaf dağından bakıp aklımızda kategorilere ayırıp “benimki” “öteki” diye kodladığımız o kişilerin aslında ötekinden bizim kadar nefret etmediğini, yoz görmediğini bilmek neden bu kadar rahatsız ediyor bizi? “Altan Erkekli kalitesini düşürdü” yorumları için ise kalite anlayışını sorgulamak gerekir, zaten popüler kültürün içinde yer alan bir iş ne kadar gittikçe daha da popülerleşen diğer kültürlerden kopuk kalabilir ki?
Kaldı ki bu reklam hem şu an konuştuğumuz, hem iki kişinin de temsil ettiği kitlelerin dikkatini çektiği için başarılı, üstelik şarkısı da ismeseniz de dile dolanıveriyor…
“Kalitede A 101, ucuzlukta A 101…”
O reklam:
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=LCfxHO6kYb0]
Sen de gitme dedik, o da gitti!
 Sıradan bir dizi izleyicisi hiç buna dikkat etmiş midir bilmem ama benim gözüm ufak tefek ayrıntılara bakar hep. Dizide içilen çaydan duman çıkıyor mu bakarım mesela… Bundan böyle bu yazıyı okuyan sizlere yanıtını vereyim, çoğu dizide bu tür ayrıntılara dikkat edilmiyor. Edilen ve o gerçekliğiyle beni kendine hayran bırakan dizi ise Sen De Gitme’dir.
Dizide kaynayan her çaydanlıktan mutlaka duman çıkar…
Bu ufak da olsa dikkat göstergesidir, set ekibinin,rejinin, yönetmenin dikkatidir…
Bunun yanı sıra defalarca yazdığım gibi bu dizi Türkiye’de her bölümde farklı konuların işlendiği, sıradan aşk dizilerinin içinden aşkı en doğal haliyle gösteren, aile arkadaşlık gibi diğer değerlere de yer veren ve en önemlisi birden çok başkarakter ve ana hikaye içeren bir diziydi. Hep söyledim, bazı diziler kanalları dolayısıyla gölgede kalıyor diye. Sen de gitme de olardan biri oldu, sadık izleyici kitlesi her ne kadar dizinin arkasında dursa da yetmedi. Sen de gitme geçtiğimiz hafta ekranlara veda etti…
Geçmişte kalan iyi bir diziye daha el sallayışım olsun bu yazı…
Hazır günün diğer yazısında Zuhal Olcay’ı anmışken, hikaye için de uygun olduğunu düşündüğüm bir şarkısıyla bitirelim
“Küçük bir hikaye bu, küçük bir herkesin başından geçen…”

Adına Feriha’dan Başka Bir İsim Koyulur Mu?

Follow me
Adını Feriha Koydum 2 sezondur devam eden ve sıkı hayran kitlesiyle yalnızca “ticari bir iş” olarak kalmayan bir proje… Bu yazıyı yazmaya Armağan Çağlayan’ın haftalardır zaman zaman dizi hayranlarının mesajlarından bunalıp attığı “Bu bir dizi, bunu anlayın” tadında tweetleri üzerine karar verdim. Bu dizinin diğer dramalardan farkı neydi de izleyici bu kadar içselleştirdi, bu kadar gerçek ile hayal ayırt edilemez oldu? Hadi başlayalım…
Adını Feriha Koydum
Adını Feriha Koydum
Yeşilçam filmlerini bilirsiniz, zengin kadın fakir erkek veya tam tersi varyasyonlar filmlerde sık sık görülür ve film muhakkak fakirin de zengin olduğu veya bir şekilde fakir yaşamı “seçenek” olarak kabul edip huzur bulduğu mutlu sonlarla biterdi. Pembe panjurlu evde seçilen mutlu yuva hayali izleyiciyi gülümsetirken zengin eşini bulan fakir kadın veya adam önceliği para olmamasına rağmen zenginliğe kavuşur ama gözü aşktan başka bir şey görmezdi.
Henüz 2004 ve ardından 2009 krizinin izlerini sırtında taşıyan bir Türkiye tablosunun içindeyiz. Yıkılan yuvalar, iflası ilan edilen şirketler, aile için kavgalar, dolandırıcılıklar, zam haberleri derken teğer geçen kriz en çok duygusal dünyamıza teğet noktasında “değdi”. Yani ekonomik olarak yıkılmasa bile sarsılan Türkiyeli aileler belki de en çok duygusal açıdan yıprandı, sendeledi… Duyduğumuz hatta yaşadığımız bu hikayeleri fazla deşmenin alemi yok, gelelim diziye…
İşte tam da böyle bir dönemde ekranda yapılan işlerde “upward mobility” olarak anılan hareketlenmeyi daha sık görmeye başladık. Yani yukarıya doğru toplumsal hareketliliği… Ezel bu zamanlarda zengin olarak intikam aldı, Cemile patroniçe oldu, Hürrem Kanuni’yi kendine aşık etti… Haydi biraz daha geriye gidelim… 2003-2004 sezonunda Esma bir klişeyi uzun zaman sonra ekrana taşıdı müştemilattan malikaneye terfi ederek bir devrin kapılarını açtı. 2005 yılı… Gümüş köyden kente gelen fakir kadın olarak başladığı diziye hem zengin hem de aşkına sahip çıkan bir kadın olarak devam etti… Aliye modacı oldu, Ihlamurlar Altında’da fakir ama gururlu karakterimiz Yılmaz diziyi zengin ama mahallesinde yaşamayı tercih ederek noktaladı. Yakın dönem efsanelerinden Yaprak Dökümü her ne kadar “mutlu son” kavramını pek karşılamasa da kötülerin cezasını bulduğu dizide zenginlik peşinde olan Ferhunde’nin yıkımı bir anlamda tamah etmenin getireceği huzuru izleyiciye öğütledi. Ekranların en karanlık dizisi Kurtlar Vadisi’nde sıradan hayatından sıyrılıp en tepeye yükselen Polat imkansızın olmadığını kulağımıza fısıldarken, Hanımın Çiftliği’nde hanım olan kadın ilk bölümlerde yalnızca fabrika işçisiydi… Sanırım ne demek istediğim anlaşıldı… Klişe ama garanti reyting denen bu mobility meselesinin tuttuğunun son ispatı ise Adını Feriha Koydum oldu.
Dizide apartman görevlisi bir ailenin kızı zengin bir erkeğe aşık oldu ve ailesinin mesleğini gizleyerek aşkını yaşadı her şey ortaya çıkınca işler karışsa da dizide nikah masası göründü, Feriha mobilitynin en belirgin işareti olan ki adından da belli olan “Sarrafoğlu” soyadını nüfus kağıdına ekledi.
Nasıl magazin programlarının yıllardır ekranlarda kalmasının nedeni izleyicinin bir şekilde ekrandaki yaşamlara özenmesi ve merak etmesiyse ve genelde o magazin programlarına çıkan isimler yükseliş ve keşfediliş hikayelerini anlatarak pirim yapıyorsa dizilerde de bir şekilde “keşfedilip” mevki değiştiren karakterler izleyici tarafından kadraja alınıyor. Feriha, adını verdiği dizide mükemmel olmayışıyla puan topladı. Ailesi fakirdi, babasından dayak bile yiyordu, muhafazakar bir ailenin içinde gizlice özgürleşmeye çalışıyordu. Merdiven altında etek kıvıran Türkiye gençliğinin yansımasıydı. Öyle ki her gün dergilere çıkan playboy olarak nam salmış bir adama aşık olması ve o aşkın tek gecelik değil ömürlük olarak resmedilmesi Feriha’nın saf yanının Emir için çekici olması tam da o merdiven altında imaj değiştiren kadınların istediği şeydi. Yakışıklı, zengin, çapkın ama sevmeyi bilen ve güzel gülen bu erkek portresi hemen o kadınları yakaladı. Feriha’nın yükselişiyle beraber (Emir’le birlikteliği ve evliliğe kadar giden süreçten bahsediyorum) dizinin reytingleri de yükseldi. Çünkü artık Feriha izleyicinin ta kendisi, kurduğu hayaldi… Zengin olsa bile ruhu hala kapıcı dairesine ait olan, yeni girdiği o yeni çevrede aidiyetsizlik yaşayan Feriha, tırnaklarıyla kazıyarak bulduğu aşkını korumak için de çaba sarf etti. İzleyici o an algıladı, Feriha’nın yüzüne şans güldü ama bu yol zorlu ve şans yeterli değildi…
“Ben de zengin olabilirim ama çabalamam lazım, o da hala çabalıyor.”
Mucizelere inandıran ama mucize beklemek yerine memnun olunmayan o fakir grupta sürekli çabalamayı öğütleyen bu mekanizma ister istemez toplumdaki bu alt gelir grubundan izleyiciye “umudunu kaybetme” mesajı verdi. İsyanı önledi, umudu korudu, nabız yavaşlattı… Fırsat eşitsizliği olsa bile aşkta fırsatlar eşitlenebilir dedi… İzleyicinin gözü adeta hayallerle kamaştı kendi gerçeğini ekrandakiyle özdeşleştirdi ve Feriha’nın zaferiyle avundu. Feriha tüm fakir kesimi temsil ederken, Emir zengin tüm insanların yansıması oldu. Artık ekranda izlenen bir aşk hikayesinin yanı sıra sınıfsal ve statü merkezli bir yükselme savaşıydı. Zayıf olana merhamet gösterme, sahip çıkma, kollama güdüsü nasıl gruplarda yaşanıyorsa kendi grubundan olanın çektiği acı da izleyici tarafından öyle kollandı, sarıldı, sarmalandı…
Bu nedenle Feriha’nın (Emir esas oğlan olduğu için zenginler sınıfının ayrık otu olarak resmedilmekte) zenginlere karşı zaferleri (ki Emir’in annesi ve şımarık arkadaşlarına karşı hamleleri tam da bunlar oluyor) bireysel bir savaş değil bir grubun yükseliş efsanesinde yer alan meydan savaşları olarak kabul gördü.
Özetle Feriha yalnızca bir aşk hikayesinin esas kadını değil aynı zamanda sınıfsal bir mücadelenin de yenilmez neferi oldu…
Şimdi dizinin yalnızca Emir karakteriyle devam edeceği açıklandı bunca analizden sonra üçüncü sezonla ilgili bir öngörüye çok da ihtiyaç yok. Yeni gelen başroller daha alt sosyal gruplardan olmadıkça, yeni bir zafer tadı izleyiciye yaşatılmadıkça izleyici tatmin olmayacaktır. Bu tatmin sağlanmazsa aynen Doktorlar dizisinde asistan olan Ela’nın uzman doktorla ilişkisi sevilmişken yerine gelen İnci karakterinin sevilmemesi gibi eski başrole dönüş gereği duyulacaktır.
Son bir not: Armağan Çağlayan’ın “Bu sadece dizi, kendinize gelin” çırpınışlarının da kar etmeyeceğini ısrarla vurguluyorum, çünkü Adını Feriha Koydum izleyici için yalnızca bir dizi değil bir sınıf atlama vesilesi…

Türbanlı kadının reytingi yok mu?

Follow me
Geçtiğimiz günlerde yeniden alevlenen “Dizilerde türbanlı karakter” tartışması en son “türbanlı karakterin reytingi yok mu” sorusuna uzandı.
Öyle ki türbanlı kadınların cinsel içerikli sahnelerde oynayamayacağı için gerçekçi karakterlerin yaratılmadığı sorunu üzerinde hemfikir görüşler ardı ardına yayınlandı.
Ben konuya biraz daha geniş açıdan bakmak istiyorum. Gelin 2006 yılına gidelim… Ekranlarda bir kadın hikayesinin fırtınası esiyor… atv’de yayınlanan dizi, reytinglerde ilk üçten düşmezken dizinin başrol oyuncusunun yönetmenle samimi görüntüleri basında yer alıyor. Çocuklarıyla hayatına yön vermek isteyen kadının hikayesi tam da bu skandalın üstüne hayatından tüm erkekleri çıkararak bir denizin ortasında sona eriyor.
Neden hiç düşündünüzmü? Onlarca bölüm esas kadınla erkeğin birlikteliğini bekleyen izleyici sonunda hayatını çocuklarına adayan cefakar anneyi denizin ortasında buluverdi. Deniz’den kaçan kadın kendini denize attı…
Skandal dizideki mazbut, fedakar, ailesine değer veren bunun için aldatıldıktan sonra çocuğunu kaçıran adama bile geri dönmeyi deneyebilen kadın imajı karakteri canlandıran oyuncunun gerçekliğiyle uyuşmayınca dizideki karakter daha da radikal bir yol seçerek sona erdirildi. Eğer skandal bir anneyi canlandıran kadının değil de başka bir karakteri canlandıran kadın oyuncunun başına gelseydi emin olun o dizinin sonu bu şekilde şekillendirilmezdi. Yani Aliye’nin anneliği, anneliğin kadınlığı unutturan “kutsallığı”, hayal dünyasına yakından uzaktan değmeyen bir gerçeklikte bile o kutsala uzanan herhangi bir elin varlığı hemen uzaklaştırılırdı ki uzaklaştırıldı.
Sonrasında ne o oyuncu başarılı bir rolle ekranda tutunabildi, ne de sonraki dizilerde yer alan cefakar annelere (çocuklarının babalarına duydukları aşk dışında) dolu dizgin bir aşk hikayesi yazılabildi. En sonra örnek Öyle bir geçer zaman ki’nin Cemile’si hala Ali’yi dizlerinde avutuyor, bir ara yakınlaştığı avukat nedense artık o kadar etrafında görünmüyor…. Aynı dizinin içinde başta söylediğim önermeye aykırı gibi görünen Ahmet –Berrin-Hakan üçgeni ise aslında derinde benzer anlamları taşıyor. Çocuğu için sevmediği bir adamla evli kalmayı göze alan Berrin (dikkatinizi çekerim kadın çocuğu, en kutsal görevi annelik için ömürlük aşkını hiçe sayıyor (tabi ki şaşırmadık annelik kutsal mesajı olmazsa olmazlarımızdandır)) Ahmet’e ancak kendisini tehdit ederek, çocuğunu kullanarak onunla yaşamaya mecbur bırakan kocasının lütfuyla geri dönebiliyor. Sonuçta kadın annelik “içgüdüsüyle!” çocuğunu bırakmamak için çileleri göze alırken ancak nikahlı kocasının izniyle anneliğinden bir şey kaybetmeden o aşkı yaşayabiliyor ve aşk kadın için ikincil öncelikte kalıyor. Aynen Ali’nin çocuklarını düşünmeden Caroline’e koşması ancak Cemile’nin evlenmeye kalktığında müstakbel eşinin öldürülmesi gibi, zira o karakterin diziden çıkışının nedenlerinden birinin de bu olduğunu düşünüyorum…
O kadın hikayesinin bu kutsallaştırma algısının su yüzüne çıkmasında bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum… Kadının görevinin defalarca hatırlatıldığı o algıyı bozacak bir durum yaşandığında karakterin mesaj yoğunluğunu arttırarak, hatta radikal adımlarda onlarca bölümdür beklenen sonu tepe taklak ederek toparlanmaya çalışıldığı bu “ideolojik” araçlar için aksini düşünenlerin çocuklarını da çok seven ancak aşkını çocuklarına tercih etmek zorunda kalan “iyi” bir kadın karakter göstermelerini rica ediyorum. Boşuna düşünmeyin bulamayacaksınız….
Şimdi, türbanlı kadınlar dizilerde sevişebilir mi tartışmasına gelmeden isterseniz bir de şöyle düşünelim kadın bedeni üzerinden kutsallaştırılan değerler bu ister örtünme ister annelik olsun bir şekilde zedelenebilir mi? Bunun dinle veya türbanla ilgisi yok, o alana çekmeye çalışanlara daha geniş bir çerçeve sunarak şunu soruyorum “Kadının başka değerler üzerinden kutsallaştırılmadan cinsel çekiciliği var da, kutsallaştırılınca yok mu?”, “Anne rolünün reytingi yalnızca fedakarlığında mı saklı”, “Yoksa anne olan bir kadının cinsel birlikteliği ekranda yalnızca kocasıyla olunca mı reyting anahtarı, başka bir erkekle aşk dizinin intiharı mı”, ve asıl soru : Amaç reytingten çok muhafazakar mesaj vermek mi? Öyle olmasaydı Cemile, Hikmet Karcı’yla birlikte olamadan düğün kana bulanır ancak eski kocasının tecavüzüne uğraması ekranda yer alır mıydı? Kadının vücudu ancak ondan menkul olsaydı Cemile şimdiye kadar aşksız kalabilir miydi?
İlk başta sorduğum sorunun cevabını ben vereyim, türbanlı kadının da reytingi vardır ancak türbanlı kadına “kadın” gözüyle bakabilecek bir erkek karakter yazmak, o iki karakteri canlandıracak oyunculara destek verecek, o kanala gelebilecek olası “örtümüze, dinimize hakaret var” eleştirilerine kaşı dik durabilecek yapımcı bulabilmek biraz zor.
Özetle tabularımızla ekran karşısında da baş başayız, iyi seyirler…

Haluk Bilginer’in hayatının rolünü Okan Bayülgen oynadı!

Follow me

Cumartesi günleri Milliyet Gazetesi’nin televizyon eki hafta sonu okunacak gazeteler içinde vazgeçilmezlerim içindedir. Sektörde kulaktan kulağa dolaşanlar, yeni yapımlarla ilgili çıkan haberler derlenir, yeni duyumlar da haberleştirilir ve haftanın televizyon dedikoduları önünüzde yer alıverir.

Bu Cumartesi ekte şöyle bir haber yer alıyordu:
“Yapımcı Süreç film Star tv ekranlarına yeni bir aile komedi dizisi hazırlıyor. Başrollerini Haluk Bilginer, Ebru Özkan ve İlhan Şeşen’in oynayacağı dizi ünlü “Mrs.Doubfire” sinema filminin ”Hayatımın rolü” ismiyle yerli dizi versiyonu olacak.

Başrollerini Robin Williams’ın oynadığı film, eşinden ayrı yaşayan bir babanın üç çocuğunu görebilmek için dadı kılığında eve girmesi ile gelişen olayları anlatıyordu.
Dizide kullanılmak üzere İngiltereden maskeler getirildiği, Haluk Bilginer’in bir kadından ayırt edilemiyeceği ifade ediliyor. Dizinin diğer rollerini Emel Göksu ve Oya İnci paylaşacak.
Senaryosunu Gamze Özer’in yazdığı, diziyi Sadullah Çelen yönetecek.”

Haber tam olarak 12.05.2012 tarihinde yayınlandı. Haberi okuyunca aklımda 8 yıl önce ekrana gelen bir başka dizi beliriverdi. Gelin beraber 6 Nisan 2004’e gidelim. Hürriyet Gazetesi’nde yer alan şu habere dikkat:

“Her hafta Şelale karakteriyle Zaga’da izlediğimiz Okan Bayülgen bu kez ‘Dadım Babam Olsaydı’ adlı dizi için kadın kılığına girecek.
Robin Williams’ın başrolünü oynadığı ‘Mrs. Doubtfire / Müthiş Dadı’ adlı film yerli dizi olarak hazırlanıyor. Filmde Robin Williams’ın oynadığı dadı karakterini Okan Bayülgen canlandıracak. Böylece her hafta Zaga’da Şelale karakteriyle izlediğimiz Okan Bayülgen bir kez daha kadın kılığına girmiş olacak. Bayülgen’in ayrı yaşadığı karısı rolünü ise Şebnem Dönmez canlandıracak. Filmde bu rolü Sally Field oynamıştı.

Bayülgen dadı rolü için takma göğüsler ve peruk kullanacak, topuklu ayakkabılarla yürümeyi öğrenecek. Osman Yağmurdereli’nin yapımını üstlendiği ve Kanal D’de yayınlanacak dizide Okan Bayülgen ve Şebnem Dönmez’in yanı sıra iki küçük oyuncu da rol alacak.”
Okan Bayülgen’in rol aldığı dizi “Size Baba Diyebilir Miyim” adıyla Kanal D ekranlarına geldi. Sonrası bildiğimiz rating fiyaskosu ve dizi mezarlığına yolculuk…

Bildiğiniz üzere Haluk Bilginer bugüne kadar Türkiye’ye en iyi uyarlanmış dizilerde adı geçen bir isim. She’s out of control, the Jeffersons gibi yapımları “Eyvah Babam” ve “Tatlı Hayat” isimleriyle seyirciye sevdiren Bilginer bu kez Türkiye’ye ikinci kez uyarlanacak bu projeyle ekrana gelecek. Aile dizilerinin oldukça popüler olduğu yıllarda, 2000’lerin başında (Hatırlarsınız Çekirdek Aile, Evli ve Çocuklu gibi uyarlama diziler ekranlardaydı) ilk denemesi başarısızlıkla sonuçlanan dizinin ardından Mahzar Alanson’un da yeni bir aile dizisi için başka bir yapımcı firmayla el sıkıştığı konuşuluyor. Aile dizilerinin yeniden popülerleştiğini söylemek için erken olsa da aile komedilerinin yeni örneklerinin ekranda boy göstereceğini söylemek yanlış olmaz.

Aile komedileri aslında günümüzde örnek olarak ekranda olması istenen “muhafazakar aile tablolarının” tam da kendisidir. Belki de yapımcılar bu nedenle suya sabuna dokunmayan bu projeleri gündeme taşıyor, bilinmez… Bildiğim “adam böyle olur”, “erkek adam saçını uzatmaz” gibi cinsiyet rollerinin desteklendiği mesajların şakayla karışık sunulduğu Çocuklar Duymasın gibi bir dizinin hala ekranda olduğu hatta konuk oyuncu olarak Bakan ağırladığı… Neredeyse hiçbir dizinin nail olamadığı bu şerefe bir aile komedisinin üstelik alt metni sosyolojik bir araştırmaya konu olabilecek kadar belirgin mesajlarla dolu bir dizinin sahip olması asla tesadüf olamaz…

Dileğim Modern Family gibi sıradanlığın komedisini ekrana taşıyan, yapay gülme efekti kullanmayan kısa süren bölümleriyle izleyiciyi yormayan iyi aile komedilerinin ekrana gelmesi. Yapımcıların kulağına da su kaçırmanın vaktidir, illa uyarlama senaryolara yer verilecekse aynı dizi defalarca uyarlanacağına Modern Family, Arrested Development gibi yapımlara bakılarak yeni denemelere açık olunabilir.

Belki Modern Family gibi bir dizinin sadık bir uyarlamasında bu muhafazakar bakışa uyulamaz ancak bizim uyarlamalarda eşcinsellik de “kılıfına uydurulur” (bakınız Umutsuz ev kadınlar Türkleştirilerek, muhafazakarlaraşarak uyarlandı). Arrested Development ise bizim mutasıp aile komedilerimize en iyi örneklerden biri olabilir, öyle ki ailesini bir arada tutmaya çalışan zavallı genç adamın komik maceraları IMDB’de dünyanın en yüksek puanına sahip komedi dizisidir.

1 Kadın 1 Erkek gibi başarılı bir uyarlamanın ekran macerasında yok sayılan bir kuşakta kanalına rating getirdiği şu günlerde cesur olmanın vaktidir.

Al Yazmalım’ı doz aşımından kaybettik

Follow me
Bildiğiniz üzere her sezon yeni diziler televizyon çöplüğünde yerini alıyor. Kimi çok iyi ama izleyici toplayamayan işler oluyor, kimi ilk bölümlerde ve hatta tanıtımda yarattığı heyecanı ilerleyen bölümlere taşıyamıyor. Kulağıma bir dizinin daha biteceği haberi geldi. Dizinin 5-6 hafta içinde sona ereceğini duydum… Bahsettiğim dizi sezon başında “Bence sezonun en iddialı yapımlarından biri olacak” tadında bir yazıyla tanıtımlarından ilham veren bir işti. Öyle ki, tanıtımlardan duyduğum heyecanı şüphe bile duymadan bu iddiayla köşeme taşımıştım. Peki neden olmadı? Önce diziyi açıklayayım ardından da neden tutmadığının analizini gelin birlikte yapalım…
Bahsettiğim dizi Ay Yapım’ın “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmiyle Türkiye’de geniş çevrelerden hayran kazanan romanın uyarlaması dizi Al Yazmalım. Dizinin başrollerinde Melekler Korusun’un genç ve başarılı oyuncusu Özge Özpirinçci, Muhteşem Yüzyıl’ın Leo’su olarak tanınan radyo programcısı kimliğiyle de belli bir kesim tarafından dizi öncesi de takip edilen ismi Seçkin Özdemir ve Aliye’nin Müco’su – Ezel’in Kerpeten Ali’si tiyatro izleyicilerinin son olarak Guguk Kuşu oyunuyla gönlünü feth eden deneyimli ismi Barış Falay var…
Peki tüm bu tanıdık simalara, ekranlara fark getiren Mudanya manzarasına ve yaptığı her iş tutar gözüyle bakılan yapım şirketine rağmen Al Yazmalım neden istenen başarıyı elde edemedi?
Dizinin başrollerinden biri ekranların en son Sıdıka tadında komik bir bilmişlikle aşina olduğu “özgür ruh” temsili bilmiş ev kadını Asiye ve şimdiye kadar kültleşmiş hiçbir yapımda görmediğimiz bir spora gönül vermiş motor yarışçısı İlyas. Denklem diziler içerisinde hayli ilginç… Asiye’nin ev kadını olmasına rağmen (Rağmen dememin sebebi kişisel bir yaftalamayla ev kadını etiketi oluşturmak değil, diziler içerisindeki ev kadını modeli üzerinden bir karşılaştırma yapmaktır) özgürlüğüne düşkünlüğü, polis olan ağabeyine karşı boyun eğmez tavrı ve aşkına sahip çıkışı diziler içerisinde alternatifti. Tıpkı tüm sorumluluk sahibi, sevdiği kadına delicesine aşık baş karakterlerin alternatifi olan sorumsuz, yaptıklarının sonucunu düşünmeyen İlyas gibi.
Size ilginç gelebilir ama bu dizide hep fark ettiğim aslında dizinin başrolü iki erkek karakterin aslında bir jön tipinin bölünmüşlüğü olduğu. Yani Cemşit’in sorumlu, olgun, duyarlı yönü her ne kadar bir kadın için cezbecidiyse İlyas’ın çocuksu, patavatsız, hırçın ve maceraperest tavrı da bir o kadar baştan çıkarıcıydı ve aslında ikisi de diğerinin eksik yanını tamamlıyordu. Yani dizilerde alışkın olduğumuz iyi ama yaşadıkları yüzünden kötü olan, bir şekilde hata yapıp düzeltmeye çalışan, kalbi hep temiz ama başı belada baş karakterler burada karakteri zıt ve değişmez iki parçaya bölünmüş durumda. Eğer ikincil bir karakter olmasaydı belki de İlyas, Cemşit türünde bir adama dönüşecek ve yaptıklarından ders alacaktı. Karakterlerdeki bu durağanlık dizide dikkatimi çeken ilk nokta oldu.
Özetle demem o ki, elbette bu zıt karakter ikilemi birçok dizide kullanıldı. Bu bölünme bir anlamda Bir İstanbul Masalı’ndaki Selim ile Demir örneğine benzetilebilir zihninizde ama tabi ki çoğu yönden farklı. Evet o dizilerde de karakterler iki zıt tarafı temsil ediyordu ve sonunda bambaşka insanlar olarak eksiklerini tamamlamadı. Yani Selim dizinin sonunda Demir’e dönüşmedi veya hiçbiri İffet’teki Ali İhsan gibi sonradan delirmedi ve o küçük değişiklikler hiçbir zaman Ezel’de içi iyi ama zamanla intikam uğruna kötü adam olmuş Ezel’in Ömer’den başlayan evrimini ekrana taşımadı. Bu dizideki farklılık esas erkek karakterlerinin ikisinin birbirinin bölünmüş olmasında. Yani, aslında tamamen farklı … Öyle ki Asiye’nin henüz birkaç bölüm önce Cemşit’ten bahsederken “Sevmenin bir yolu mu var, dokunmadan sevemez mi insan” replikleri de bu bölünmeyi ortaya koyuyor. Kadın düşünmeden birlikte olduğu İlyas’ta aşkı ve tutkuyu bulurken, dizide bir şekilde “baba” konumuna gelen Cemşit, Asiye için seksten çok uzak bir birlikteliğin nesnesi oluveriyor. Sanırım Bir İstanbul Masalı veya İffet dizilerinden neden farklı iki ana figür resmedildiğini burada daha net bir şekilde açıklayabildim. Bu bölünme geleceğim ikinci noktada “hayallerin erkeği” resmini mecburen bozdu ve bütünlenemez şekilde parçaladı.
İkinci nokta… Dizinin göz ardı edilen ikinci falsosu klasik izleyicinin özdeşleştirme ve gerçek hayatta karşılığını bulabildiği veya özlemini duyduğu karakterlere beslediği ilginin bir türlü uyandırılamamasıydı. İlyas, bir taksi şoförü olsa veya illa bir heyecan peşinde olacaksa futbolcu olarak ekrana taşınsa belki çok daha kolay yer alacaktı izleyicinin eşleştirmesinde. Ancak Türkiye’de çok da popüler olmayan bir sporun gönüllüsü, motor sporcusu olunca üstelik ciddi bir değişim göstermeyen iflah olmaz bir sorumsuz esas erkek olarak resmedilince ne prens kostümü giyebildi ne de sokağın köşesinden göz kırpan sevgilinin ekrandaki yerini alabildi. İlyas bu anlamda ne gerçekti ne de hayal… Dizide de sürekli belirtildiği ve Asiye’nin dert yandığı üzere sürekli eski karısının hayatına müdahale eden ve bir şekilde her şeyi eline yüzüne bulaştıran adam olan İlyas bir de yeğenini bulmak için oyunlara başvurup boşanmasının üstünden kısa süre geçer geçmez başka bir kadınla (Helin) evlenince “izleyicinin hayallerinin süsleyen adam” hayat nereye savurursa oraya giden bir omurgasıza dönüştü. Cemşit de insanlardan uzak yaşayan, sevgisini içine gömmüş, heyecandan uzak ama sorumluluk sahibi imajıyla öyle gerçek ancak hayallerden öyle uzaktı ki… Bölünmüştü işte, ikisi de ancak bir “esas erkek” ediyordu, Asiye’nin ikilemi izleyici için de bir çelişki yaratmıştı.
Peki ha ata kimde? Hata demek yanlış olsa da dizi dünyası için birçok alternatif karakteri bir arada tuttuğu için biraz doz aşımı yapan dizide sorun kült bir filmin üstüne kamyon şoförü gibi hayatın içinden biriyle benimsenen karakteri motora bindiren, başörtüsüyle çizdiği “köy kadını” imajını asiliğiyle yırtan Asya karakterini kot montla revize edip “polis ağabeye” (ki bence ağabeyin mesleği polis olmasa algı çok başka olabilirdi. O uzun analize şimdi girmesek daha iyi, zira onun da uyuşturucu bağımlısı bir kadınla evliliği ister istemez bir tabuya dokunuyor) başkaldıran, evlilik dışı hamile kalan karaktere dönüştüren ekipte.
Dizilerde alternatifleri denemek, farklı işler sunmak elbette izleyici için güzel, televizyon için önemli adımlar. Ancak ticari hedef güdülerek yapılıp, sonradan beklenen ticari başarı elde edilemeyince yayınına son verilecekse yeniliklerin dozunu iyi ayarlamak gerekiyor. Al Yazmalım neyin kurbanı oluyor diye sorarsanız verebileceğim tek bir yanıt var, izleyiciye alışkın olmadığı bir ilaç zerk etti dizi. Sonucun kesin olarak iyileştirme sağlaması beklendiği için sonuç tatmin etmedi ve zamanla iyi gelecek niyetine senaryoya daha fazla entrika katıldıkça doz aşımı yarattı. Özetle bu dizi doz kurbanı oldu.

ABD’nin Muhteşem Yüzyıl’ı The Kennedys

Follow me
Biliyorsunuz sıklıkla yabancı diziler hakkında da bilgilerimi, tavsiyelerimi ve eleştirilerimi köşemde sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. 2011 yapımı, epey olaylı bir diziden bahsedeceğim bu kez, The Kennedys.
Geçtiğimiz günlerde fırsat bulup 1 hafta içinde 8 bölümünü zamana yayarak izledim ve sindire sindire yorumlarımı hazırladım. Öncelikle başlıktaki benzetmemi açıklayayım isterseniz. İki dizinin benzerliği aldığı tepkilerde. Geçtiğimiz yıl Muhteşem Yüzyıl üzerine yapılan tartışmalar ana haber bültenlerine bile konu olmuştu, diziyi protesto edenlerin açtıkları siteler, kanal binası önünde yapılan protestolar günlerce konuşulmuştu. O zamanlar benzer bir durumun ABD’de de The Kennedys hakkında yapıldığını birkaç satırla duyurmuştum sizlere. Gelin bu konuyu biraz açalım.
Dizi adından da belli olacağı gibi Kennedy ailesini anlatıyor. Ailenin yaşadığı trajik hikayeyi tarihsel bir anlatımla izleyiciyle buluşturuyor. Yalnızca Başkan Kennedy değil, kardeşleri, anne ve babası da dizinin yapıtaşlarından. Dizi 45 dakikalık 8 bölümden oluşuyor ve başrolleri Greg Kinnear, Katie Holmes, Barry Pepper ve Tom Wilkonson paylaşıyor. Dizinin yönetmeni ise Jon Cassar. Eleştirilerin hedefi olan senaristin adını da geçirmekte fayda var, Stephen Kronish.
İlk bölüm 1960 yılında seçim günü başlıyor, ancak kronolojik sıralamayla değil sürekli ileri-geri zaman içinde hareket eden bir kurguyla öyküyü filmleştiriyor. Diziyi izleyenler zaten detayları görecektir ben biraz daha karşılaştırmalar üzerinden ilerlemek istiyorum.
Biliyorsunuz Kennedylerin hayatı gerçekten “film olur” denecek cinsten. Dizideki hikayi önümüze alırsak: Babanın siyasi hedefleri, kardeşler arasında yürüyen destek üzerine kurulu bir ilişki, kimi zaman çekişme, bir oğulun savaşta ölümü, ailenin hep ağabeyinin gerisinde kalan oğlunun savaştan yaralı ve madalyayla dönmesi, kardeşinin ölümünün ardından başkanlığa yürümesi… Jack Kennedy’nin babası gibi hareketli aşk hayatı,hayatlarına değen mafya izi, Frank Sinatra gibi tanıdık isimlerin varlığı, Domuzlar Körfezi olayı, Küba gerginliği, ilk afroamerikan öğrencinin üniversiteye kaydı ve tabi ki Marilyn Monroe skandalı…
Dizide Marilyn Monroe’yu yalnızca son bölümde gördüğümüzü, Jack Kennedy’le yanyana bile hiç görünmediğini, aşkın bitiş aşamasının yalnızca ele alındığını söylemem bile aşağıda sıralayacağım maddeleri sizin için daha da çarpıcı hale getirecektir.
Böyle bir ailenin hikayesi Türkiye’de dizi yapılsaydı ne olurdu?
-Hikaye çocukluktan başlatılır, dizi toplamda en az 2 sezon sürerdi.
-Özellikle skandalların üzerine gidilir Marilyn Monroe belki de First Lady kadar dizide yer alırdı. İntiharı, ihtirasları, aşkı, kariyeri genişletilerek bölümlere yayılırdı.
-Babanın felci Yaprak Dökümü misali en az 2 bölüm izleyenleri ve karakterleri ağlatırdı
-Mafya kesin Frank Sinatra’nın “topuğuna sıkar”dı.
-Jack Kennedy’nin ölümünün ardından Bobby’nin başkanlık yarışı da ikinci sezonun son 10 bölümünü kapsar, Jackie’nin ikinci evliliği derinlemesine deşifre edilir, ilk eşine aşık kadının acısı yürek dağlardı.
Daha onlarca madde çıkarılabilir. Demek istediğim ise bu üç-beş maddeden bile anlaşılabilir seviyede. Uzatıyoruz diyorum, çok uzatıyoruz. 45 dakikalık 8 bölümde sıkmadan, bıktırmadan, flashbackler olmasına rağmen izleyiciyi yormadan anlatılabilecek bir hikayeyi Türkiye’de 50 bölümde çok rahat çekerdik diyorum.
Amerika’da böyle örnekler yok mu? Elbette var, Grey’s Anatomy 8 sezonda tüm ilişki kombinasyonlarını değerlendirdi. Artık dizinin her bölümü neredeyse 2 günü anlatır hale gelecek kadar yavaşladı. Ancak Mildred Pierce gibi bir 5 bölümlük mini dizide de Amerikan Cemile’sini (Evet Öyle bir geçer zaman ki’den bahsediyorum) izleyebildik ve o dizi ödüle doymadı hatırlarsınız. Sözün özü, evet diğer ülke dizilerinde de uzun uzadıya anlatılan hikayeler de oluyor ancak böyle ödül alabilecek, kısa süren alternatifler de bulunuyor. Bizim en kısa projelendirilmiş dediğimiz dizi Son, ki 25 bölüm… Üstelik ilk bölümün yarattığı beklenti o kadar yerle bir edildi ki hikaye bir türlü çözülemediği için izleyiciyi yorar hale geldi.
Neyse, bir ilginç noktaya daha değinelim, bu dizinin çekimleri 2010 yılında yapılmış ve çekimlerin ardından History Channel’a satılmıştı. Fakat senaryonun gerçeği yansıtmadığı, kaynak alınan kitabın verilerinin saptırıldığı gerekçesiyle yapılan eleştiriler sonucunda dizi kanalından ayrılmak zorunda kalmıştı. Daha doğrusu kanal, protestolar karşısında direncini kırarak diziyi yayınlamayacağını belirtmişti. Sonra bir başka kanal Reelz Channel diziyi almış fakat diziye reklam alamadığını açıklamıştı. 30 milyon dolar bütçeli dev bir yapımın reklam alamamasının ne demek olduğunu açıklamama gerek yok herhalde.
Dizide gerçeklerin yansıtılmadığı, Kennedy’nin hayatının çok yüzeysel anlatıldığı gibi eleştiriler var. Olabilir, benim odağım şu an bu olmadığı için yalnızca belirterek, çok fazla üstünde durmadan geçiyorum. Dizinin yapım açısından örnek alınacak pekçok özelliğini paylaşarak devam ediyorum. En önemli olan nokta HBO, BBC gibi kanalların senelerce dünyaya en bilinen örneklerini sunduğu minidiziler Türkiye’deki sektöre şimdilik çok uzak görünüyor. Süre kısaltmak bile olay olurken diziyi kısaltmak bir de reklam alamama ihtimaline ve tüm eleştirilere karşın milyon dolarlık bütçeler yaratmak ve yayıncı kanal bulmak imkansız gibi…
Televizyon dizileri için görüşüm belgesel olmadıkları gerçek olmak zorunluluğu bulundurmadıklarına yönelik. Yani bu dizinin Kennedy ailesini %100 doğru anlatması şart değil, televizyon dizileri eğlencelik işler, belgesel özelliği taşıyacak birçok kitap ve film zaten arşivlerde mevcut. Ancak siz seyirlik, keyifli, yönetmenlik ve kurgu anlamında titiz çalışılmış, makyaj ve kostümlerine özen gösterilmiş, (Katie Holmes bile şaşırttı beni) iyi oyunculuklarla dolu bir dizi izlemek isterseniz The Kennedys doğru bir seçim olacaktır.
Kıssadan hisseleri de yukarıda maddelediğimize göre sizlere iyi seyirler diyerek noktayı koyuyorum.

Behzat Ç ailenin temeline dinamit mi koyuyor?

Follow me
 “MHP Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen, ”Behzat Ç. Adlı diziyle Türk ailesinin temeline dinamit konuluyor. Bu dizide biri savcı ile diğeri emniyet görevlisi evlenmeden, nikahsız birlikte yaşıyorlar. Emniyet görevlisi rolü gereğe savcı rolündeki bayana çok sert davranıyor. Bununla ilgili bir girişiminiz oldu mu?” sorusunu yöneltti.
Bakan Şahin, bu soruyu yanıtlarken, ”Kadını ikincil hale getiren ve şiddeti özendirici dizilerden bir anne olarak ben de rahatsızım. Toplum hem şikayet ediyor hem izliyor” dedi. Bu konuda toplumsal bilinci yükseltici çalışmalar yapılması gerektiğini belirten Şahin, ”Ya da şikayet mekanizmasını güçlendirmek gerekiyor. Sivil inisiyatif güçlendirilirse bu tarz dizilerin yayından kaldırılmasına yönelik bir baskı mekanizması kurulabilir. Bu alanlarda daha toplumsal duyarlılığı artıracak çalışmaların güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum” şeklinde konuştu.”
Şimdi burada ezbere söylenen “kadını ikincil sınıfa koyma” meselesine biraz değinmek lazım. Evet Savcı Esra ile Behzat zaman zaman sert tartışmalar içine giriyor ancak bu tartışmalar “sen kadınsın” şeklinde aşağılamalar değil veya kadın üstünden biçimlenen diyaloglar olmuyor. Öyle ki genelde bir vaka üzerinde fikir ayrılığına düşünüyorlar veya ikili ilişkilerde olabilecek tartışmalar yaşıyorlar. Belirtmek gerekir ki kadınla tartışma yaşayan her erkek ve her tartışma konusu, kadını ikincil kategoriye sokmaz! Ha eğer kadının konumunu ikincil hale getiren tartışma değil nikahsa ona da şöyle bakmak gerekir fikrimce: Nikahsız yaşam erkek egemen bir toplumda kadını ikincil sınıfa koymak olarak algılanır, yani nikah bir statü göstergesi olur kadın için bu bakış açısıyla. Nikah bahşedilmeyen, oyalanan kadın mağdur mu olur? Nereden tutsanız elinizde kalıyor eleştiri…
Evet, Behzat Ç’de başka açılardan rahatsız olduğum konular var. Örneğin sorguda kişiye tokat, tekme savurması ancak Behzat Ç senaristlerinin zaten bir kahraman yaratıyoruz iddiası yok ki. Aksine katıldıkları her programda bizim yarattığımız bir antikahraman ve bu kadar sevilmesine şaşırıyoruz diyorlar. (Geçtiğimiz aylarda katıldıkları programlara göz gezdirin isterseniz) Bu taraftan ele alırsak da Behzat Ç’nin nikahsız yaşamı özendirmediğini veya kadını ikincil konuma itmediğini söyleyebiliriz. Çünkü yapımcılar, senaristler, oyuncular bile onun bir rol model olamayacağı kounsunda beyanlarda bulunuyor, ki beyan yetmez öyle etkiliyor derseniz ben kişisel gözlemim çerçevesinde herhangi bir etki de göremiyorum.
Burada konuşulması gereken iki başlık var, Behzat Ç eleştirisi kadın üzerinden mi yapılıyor aile üzerinden mi? Kadın üzerinden yürütülüp aile ile sonlandırılan bir eleştiri bu. Aile yapısının temeline dinamit konuluyor sözü o nedenle bu eleştirinin ana fikri. Onun nedeni de Esra ile Behzat’ın nikahsız ilişkisi! Bana gore aile olmak illa resmi bir bağ gerektirmiyor, günümüz aile yapısının özel mülkiyet hakkıyla beraber çıktığını ve temelinde zaten bir şekilde “şirket ilişkisinin” yattığını düşünürsek ikili ilişkilerin resmileşmesi elbette devletin isteyeceği bir durum. Çünkü aile devlet nezninde bireyi kontrol mekanizmalarından biri ancak yalnızca nikah olmadan beraberlik yaşayan insanlar dizide görünüyor diye ailenin temeline dinamit konulmaz. Kimse ekranda “aaa nikahsız yaşıyorlar hadi biz de boşanalım” demez. Devletin görevi aileyi değil bireyi korumaktır (her ne kadar bakanlıklar bile adlarını öyle koysalar da) buradaki tartışma aile kurumunun dinamitlenmesi değil, ideolojik çerçevede varsayılan ideal aile yapısının toplumda değişmeye uğraması ve bundan duyulan kaygı.
Geçenlerde akademik bir televizyon eleştirisinde de okuduğum ve hak verdiğim gibi, toplumda muhafazakarlık çözüldükçe medya muhafazakarlaştırılarak nabız yavaşlatılmaya çalışılıyor. Özetle toplum zaten değişiyor, diziler burada değiştiren değil, değişimi gösteren ve çözülmeyi durdurmaya çalışan öge durumunda. Yani Behzat Ç ailenin temeline dinamit kurmuyor, yalnızca o ideolojinin idealleştirdiği aile yapısına “uymuyor” ve çözülmeye karşı direnmiyor.

Vekilin adı dizideki mamaya verilmiş, aman ne utanç!

Follow me
Olay malumunuz bir Milletvekili, isminin Uçurum dizisinde “mama” rolünü canlandıran Esra Ronabar’ın karakterinin adı olarak ekrana gelmesine kızdı ve basın açıklaması yaparak diziye savaş açtı.
Kelli felli gazetecilerimiz, büyük gazeteler ve internet sitelerimiz de haberi “Büyük skandal”, “Milletvekiline ayıp” başlıklarıyla verdiler, duyurdular.
Haberde hukuki süreç şöyle anlatıldı: “… Derhal avukatı aracılığıyla atv yönetimi ve RTÜK’le bağlantıya geçti. atv yönetimi “Böyle bir şeye izin veremeyiz. Dizideki karakterin soyadını bipleyerek vereceğiz” yanıtını verirken, …, avukatı aracılığıyla kanala “ihtarname” çekti. … daha sonra RTÜK üyelerini arayarak durumu anlatırken, avukatı RTÜK’e şikayet başvurusunda bulundu.”
Şimdi biraz olaya farklı boyuttan bakalım istiyorum, eğer dizideki bir annenin adı o isim olsaydı o zaman sayın vekil aynı hukuki yola başvuracak mıydı?

Veya “mama” olan karakter yalnızca tuzağa düşürülmüş bir hayat kadını olsaydı? Bilemem… Karakter once seks işçisi olan ardından mamalığa terfi eden bir tip.

Oysa Facebook’a malum ismi yazdığınızda onlarca farklı kişi çıkıyor, adın panenti kimsede değil belli ki, her adaşın da mesleğinin fişlendiğini hiç sanmıyorum.
Toplumda insanların zorluklarla yüzyüze kalan, şiddet gören, öldürülen, kimi zaman başka iş yapma imkanı bulamayan, kimi zaman isteğiyle bu işi yapan kişilerden utanması, gazetelerin bu insanları aşağılayarak “skandal”, “milletvekiline ayıp” şeklinde yazması çok daha düşündürücü değil mi? Bir de kanalın görüntüyü bipleyeceğiz yaklaşımı?
Evet, toplumdaki en aşağılık seviye seks işçiliği hatta mamalık ya, bir isim benzerliği bile tahammülsüzlüğümüzü su yüzüne çıkarıyor, ve “iğrenç bir tipleme”olarak adlandırılıyor ya…
Gerçeğe tahammül edememek bu, gerçekte olanları görmeye bile yanaşmamak, iğrenç olarak betimlemek ve bu gerçekten iğrenmek… Ki dizide, genç kadınlara zorla fuhuş yaptıran karakterin gerçekliğinden şüphesi olanın olduğunu sanmıyorum. O karakterin işe nasıl başladığı nasıl bu kadar duygularının kabuk tuttuğu henüz açılmadı, ve yazılarda öyle yansıtıldı ki sanki doğuştan canavar olmuş bu kadın. Halbuki bu süreci yaratan da içinde yaşadığımız aynı toplum, sokakta kaçan hayat kadınını görüp yüzünü çeviren, görmezden gelen bizler mümessiliyiz tüm o “iğrenç tip”lerin. Ve tüm bu gerçekliğin değişmesini sağlayacak kişiler akademisyenler, politikacılar… (!)
Yapımcının-kanalın “editorial hata olmuş” açıklamasını ise yerinde bulmuyor, arkasında durmalı ve “neden utanıyorsunuz ki” demesini umuyordum, o da olmadı… Toplumsal olarak görüşlerimizi pekiştiren “aşağılık fahişelerin” adını bile benzetmek utancımız oldu, tüm o yargılarımızı omuzlarından tutup sarsacak bir akil görüş duyulmadı. Şimdi karakterin ismi biplenecek, evet sansür en kolay çözüm zaten…
Peki bu ülkede seks işçilerini kim savunacak? Akademisyenler, milletvekilleri…

Mozaik Türkiye, tek tip karakterler

Follow me
Ekrandan belli bir grubu hedef alarak şifa dilemek, tedavi istemek moda oldu. Sabah programları ayrık otlarına savaş açtı, kanal kanal ahlak dersi verilmeye başlandı. Her kanal açıköğretim fakültesi, ahlak bilgisi dersi.
İkbal Gürpınar, Şebnem Kısaparmak derken kısa sürede dizilen gaf kürsüsüne bu kez de Gülben Ergen çıktı. “Gaf” diyorum, çünkü bu fikrimce gerçekten gaf… Farklı görüşten, farklı yönelim veya hayat duruşundan olan insanlara hasta muamelesi yapmak, aynı durumu biri için hoş görürken diğeri için ayıplamak, bu gaftır.

Hatırlarsınız geçtiğimiz aylarda İkbal Gürpınar, eşcinselliğin hastalık olduğunu, eşcinsellerin genelde cinsel suistimal sonucu yanlış yolllara sapmış kişiler olduğunu söylemiş, tedavi önermişti. Yalnızca birkaç hafta sonra Şebnem Kısaparmak, erkeklerin cinsel ihtiyaçları (sanki seks yalnızca erkek gereksinimi!) nedeniyle kadınları aldatabileceğini, nişanlı kadının bunu hoşgörmesi gerektiğini dile getirmişti. Son olarak Gülben Ergen sabah programında ateistlere şifa diledi.

Konunun temeline inersek. Bir sosyoloji mezunu olarak, medyanın ideolojik araçlar olduğunu düşünüyorum. İletilen mesajların altmetninin olduğunu ve her zaman o mesajı verenin söylediğiyle mesajı alanın algıladığının aynı olmadığını biliyorum. Yani, benim yazdığım bu detayları televizyon izleyen, gazete okuyan kişiler olmanıza rağmen duymamış, görmemiş olabilirsiniz, dikkatinizi çekmemiş veya sizi rahatsız etmemiştir.

Ancak kendinden olmayanı “hasta” olarak nitelendirmek, onu tedaviye muhtaç görmek başlı başına başka bir bilincin örneği. Televizyonlarda, dizilerde kaç tane Ermeni karakter görüyorsunuz, kaç Hıristiyan, kaç Süyani var? Veya kaç eşcinsel karakter el ele tutuşuyor filmlerde (dikkatinizi çekerim el ele tutuşmak kadar basit göstergeleri ele alıyorum), kaç tane ateist var (ak sakallı dedelerin olduğu dizilerde “doğru yola” sevk edilmeye çalışanların dışında “anormal” olarak görülmeyenler)? Ben söyleyeyim bunları yapmaya çalışan diziler tutunamadı, Seher Vakti dizisi vardı, (şimdilerde internet sitelerinde alay konusu olan) Sevginin Gücü adlı bir dizi daha ve yakın zamanın örneklerinden Kasaba… Hiçbirinin ömrü bir öncekini ikiye katlayamadı, aksine Sevginin Gücü dizisinde görülen sahnelerin tek bir karesi bile bugün ekranda yayınlansa yarın ceza alır. Öyle ki bir iki erkeğin yatakta oturmalarını bile ahlaka aykırı görüp cezalandıran bir kontrol daha doğrusu sansür merkezinin otoritesi altındayız.

Özetle, sabah programlarında edilen bu birkaç cümle yalnızca durumu görünür kılan örnekler. Üzgünüm, ülkemizde de yaşamanın zor olduğu bilindiği üzere dizilerimizde de Ermenilere, ateistlere, hatta komediler hariç lazlara yer yok. Nasıl türbanlı karakterler göremiyorsak, hıristiyanları da göremiyoruz. Dizilerdeki neredeyse tüm karakterler apolitik, müslüman (ancak dizi özel alanında yaşayan, yani çoğu karakter camiye de gitmiyor), yalnızca üst kimlik sahibi (tanımlama sayın başbakanın alt kimlik-üst kimlik ayrımı üzerinden yapılmıştır). Hatta dizilerdeki bu insan türü bölünerek çoğalıyor, zira seks o kadar ayıp ki sevişma sahnelerinin çoğu makaslanıyor.

Ben bir şeye saygı duymanın onu tabulaştırmakla aynı anlama gelmediğini hatta o şey tabulaştırıldıkça anlamsızlaştığını düşünenlerdenim. Bu nedenle ki yabancı dizileri (kalite tartışmasına girmiyorum) özgürlük açısından çok iyi örnek teşkil edebilecek, tabuları yıkacak derecede başarılı buluyorum.  Bir çok tabuya karşı detayları yabancı birçok yapımda görebileceğinizi belirterek, empati yeteneğimizin gelişmesini diliyorum.

Mozaikler ülkesi olarak görülen Türkiye’nin, tek tipleşen karakterleri ve fikirleri karşısında ise biraz daha eleştirel bir okur-izler kitlesi görmeyi umuyorum.

Son bir not, diziler içinde ayrık otu olan Behzat Ç de olmasa ne yapardık, biraz olsun umut veriyor…

Çemberimde gül oya ve Küçük kara balık

Follow me
Bir sahne geliyor gözümün önüne… Çemberimde gül oya’dan… Bir çocuk… Bir öğretmen… Kitaplar yakılıyor… Aradım görüntüleri de buldum, biraz ileride onları da paylaşacağım sizinle ama önce izin verin anlatayım. Bende, hafızamda kalanları. O sınıftaki çocuklardan birini Çağan Irmak olarak yerleştirmişim hafızama, şimdi yeniden izleyince “O bendim” demediğini anlıyorum, ama o kadar sahici ki şüphesiz yazmışım bu gözüntünün gizli jeneriğine o rolün gerçek sahibinin adını Çağan Irmak diye. Onun çocukluğu gibi.

Bugün yine çok ağlattı beni kendisi, Dedemin İnsanları’ndan çıkar çıkmaz bu sahne canlandı gözümde. Nedendir bilinmez, ikisini de izleyenler belki mantıksal bir bağ kurabilirler ama benim zihnimdeki tek bağıntı ikisinin de üzerimde bıraktığı etki. Çağan Irmak hala anlatıyor, tıpkı o sahnede “ben anlatıyorum” dememesine rağmen benim onun adını aklıma kazımam gibi . Çok karışık anlatmış olabilirim, iyisi mi siz izleyin. 3 parça video halinde o sahnenin bütünü.

Önce kitapları yaktılar…

Küçük çocuk öğretmeniyle konuşur…

Ve işte o “Küçük kara balık”…

İşte hepsi bundan ibaret, birkaç dakikalık bir sahne. Birkaç söz, birkaç satır… Öyle kazınmış ki aklıma, öyle yer etmiş ki. Bugün Dedemin İnsanları’nda bir denizin iki ucu arasındaki o aslında kısacık mesafeyi uzatan, imkansızlaştıran zihniyet gibi yer etmiş kimilerinin hayatlarına bu yanık kağıt kokusu… Kimilerinin de anlatılan hikayeler sayesinde zihninde algılanıyor sınırlar, imkansızlaştırmalar, yoksaymalar…

O çocuk olsanız da, olmasanız da iyi ki anlatıyorsunuz Çağan Irmak… Benim gözümde siz o çocuksunuz ve öyle olduğu için, çocuk duyarlılığı ve onun hafızasında kalanları biriktirdiğiniz için ben bugün böyle ağlıyorum. O çocuk biraz siz, biraz ben olduğum için… İyi ki anlatıyorsunuz, iyi ki o “Küçük kara balık” sizsiniz…