Sultan Ne Sultan, Ne Sultan!

Follow me
Sultan dizisi malumunuz Pazartesi akşamı başladı ben ise Aliye dizisini bile 6 yıl sonra köşesine taşıyan biraz “geriden gelen” bir yazar olarak bu kez fazla geç kalmadan (şaka bir yana) Cumartesi günü diziyi izleyip notlarımı aldım ve şimdi yazıyorum.
Aldığım notlar birkaç sayfayı aşınca hem okuru yormamak hem de ilk bölümden uzun uzadıya analiz yapmak yerine “not” paylaşmak açısından görüşlerimi madde madde açıklayacağım.

Teaser Diziyi Yansıtmıyor
-Sultan dizisi hakkında belirtmem gereken ilk nokta biraz özeleştiri kaynaklı olacak. Diziye karşı olan önyargımı izlerken fark ettim, sonrasında sosyal ağlarda ve sözlüklerde yapılan yorumlara bakınca anladım ki yalnız değilmişim. Bir dizi teaserda ancak bu kadar kötü tanıtılabilirdi… Sultan’ın köprü üstünde “Sultan ne Sultan, ne Sultan!” nidalarının antipatikliği, dizinin şahane güldürü unsurlarına, kültürel çelişkilerine ucundan bile değmeyen o fragmanların talihsizliği televizyon tarihine eksiyle geçecek nitelikte.

– Dizinin reyting rekortmeni olmayı beklemediğini ikinci kuşakta, yaz dönemi başlamasından hatta entrika yoksunu senaryosundan anlayabiliyoruz. Malumun ilanı olarak yazdığım bu maddeyi örneklemem gerekirse Canım Ailem, İkinci Bahar, Sultan Makamı, Yabancı Damat gibi aynı türden sıcak aile hikayelerinin efsaneleştiğini ancak hiçbir zaman “rekortmen” sıfatına nail olamadığını belirtmeliyim.
Sultan, Nurgül Yeşilçay İçin Risk
-Hazır konuyu açmışken Nurgül Yeşilçay gibi etnik hikaye anlatsa dahi entrikadan vazgeçmeyen bir oyuncunun (bakınız Ezo Gelin), böyle bir aile hikayesinde başrol oynaması (İkinci Bahar dışında oynadığı bir sıcak aile hikayesi gelmiyor aklıma aslına bakarsanız dizi sektöründe bu tür diziler zaten sayıca çok değildir) yapımcı ve oyuncu için hem risk hem de şanstır. Sultan’ı risk olarak addetmemin bir nedeni de Nurgül Yeşilçay’ın sadık izleyici kitlesinin sevdiği “ortalama” seyir türünün de onun rol aldığı diğer entrika dolu, aşk dizileriyle orantılı olabileceği varsayımı ancak hem dizi sonrası yapılan yorumlardan hem de reytingten anlıyorum ki oynadığı neredeyse her dizide gözyaşlarını bolca görmeye alışık olduğumuz Nurgül Yeşilçay, bu kez bir yandan güldüren bir yandan hüzünlendiren Sultan’la bu riskin altından kalkacak gibi.
-Neredeyse her televizyon eleştirmeninin üstünde durduğu nokta dizinin şivesi ancak Diyarbakır ağzı usta bir oyuncu koçuyla halledilebilir, bu eleştiriler muhakkak yapımcı tarafından dikkate alınıyordur. O nedenle ben o konuya hiç girmiyorum zaten ağız konusunda “iyi”, “kötü” diyebilecek kadar diyalekt bilgisine sahip de değilim.
Kürtçe Olmadan Diyarbakır Tanıtılabilir mi?
– Gelelim benim asıl üstünde durmak istediğim noktaya. Dizide Hasanpaşa Hanı, Yedi Kardeşler Burcu, Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi, eski Diyarbakır sokakları her dizide geçişlerde gördüğümüz boğaz manzarasının yanında çok güzel bir alternatif oldu. Dizi görsel açıdan şehrin kültürel tanıtımını da biraz olsun misyon edinmiş gibi duruyor. Bu açıdan kesinlikle takdir şart. Ancak eksik görülen noktalar da yok değil. Diyarbakır’da geçen bir hikayede bir cümle olsun Kürtçe duymadım. Diyarbakır gibi doğu bölgesinin büyükşehiri olan bir şehrin en büyük kültürel zenginliği dili ve dini çeşitliliğidir. Diyarbakır gibi Süryani kültürün hala yaşadığı, Kürtçenin yaygın kullanıldığı bir yörede bu çeşitlilikten ufacık bir parçayı dizide göremedim. Keşke olsaydı diyorum, keşke görülseydi… Yıllar önce Seher Vakti dizisinde ve son olarak Kasaba’da gördüğümüz o çeşitliliğe entrikalarla örülü dizi dünyasında bir üçüncü alternatif daha kattık diyebilseydim. Ağalı konaklı sözde “etnik” dizilerin içinde bir aile hikayesinin anlatıldığı Sultan keşke içine serpiştirilmiş Kürtçe diyaloglarıyle gerçekten etnik özellikleri de gösterebilseydi… Gelecek bölümlerde umarım bu eleştiri bir karşılık alır da ben köşemden sevinçle haksız bir eleştiride bulunduğumu duyururum.
(“Dizinin böyle bir tanıtma misyonu yok ki!” Diyecek olanlara dizide kullanılan onlarca özlü sözü, türbe ziyaretlerini ve aceleci bacı helvasını hatırlatarak dizinin böyle bir misyonu da kendine uygun gördüğünü hatırlatmak istiyorum. Ama Diyarbakır tanıtılacaksa özlü sözlerden fazlasını söylemek gerekiyor…)
-Dizinin en beğendiğim noktalarından biri de (her ne kadar bölgedeki kültürel çeşitliliğe değinmese de) bazı kültürel farklılıkları göstermesi. Fransa’dan gelen torunun mısır gevreği istemesi, üniversiteli genç kadının Sultan’a “kadınlığın” eksiklik olmadığını öğütlemesi gibi pek çok kültürel ve sosyal yaşam farklılıkları dizide yer alıyor. İzleyiciyi hem gülümseten hem de düşündüren bu anlar hoşgörüyü, anlayışı ve farklılıklardan korkulmaması gerektiğini de alttan alta öğütlüyor. (Türkiye’nin farklılıklara karşı politikaları ve kötü haber dolu gündemi içinde ilk öğrenilmesi gereken de bu sanırım)
-Dizinin kare aslarından biri de Nur Sürer… Şimdiye dek sosyal misyonu olmayan işlerde yer almadığını gözlemlediğim oyuncunun neden Sultan’ı kabul ettiğini diziyi izleyince çok daha iyi anladım. Bir kadının Diyarbakır’da ayakları üstünde durma hikayesini anlatıyor dizi, hem de Nur Sürer’in canlandırdığı oğlunun tarafında olan Kayınvalide rolüne katılan “geleneksel” sosla…
Kadın Hikayesinin Başımızın Üstünde Yeri Var
-Dizinin bir kadın hikayesi olduğunu en baştan belirtmiştim. Dizide kadına ve kadınlığa dair şu anları ve sözleri izlerken not almadan edemedim. 15 yıl kendisini terk eden kocasını bekleyen Sultan’ın babasının evine alınmayışı, kayınpederinin ona “sahip çıkması”… Çocuğu olmadığını söylediğinde “En azından çocuk babasız kalmamış kocan gidince” diyen şehirli-üniversiteli Pınar’a “Burada çocuğun olmaması ne demek biliyor musun, onlarca türbe var” demesi… Dükkan kiralamak için görüşme yapan Sultan’a ilk söylenenin “Kadın başına ne edeceksin dükkanı” olması… Pınar’ın “ev arkadaşı olalım” önerisine Sultan’ın “Ev arkadaşı! Kadın başımıza! Sen burayı Paris belledin?” diyerek yanıtlaması… Bunların hepsi dizinin dolu olan alt metnini, kadının hayattaki yerinin diziye nasıl yansıdığının göstergesi.
Sonuç…
Dizi ilk bölümüyle bende olumlu izler bıraktı, babaların atışması Yabancı Damat ve İkinci Bahar’dan sahneleri hatırlatırken Sultan’ın Şeyhmus’a olan hırsı Canım Ailem’deki Meliha’yı gözümde canlandırdı. Televizyon tarihinde efsaneleşen bu üç dizinin yanı sıra dizinin müzikleri ve görüntüleri ise mahalle hayatını ekrana en iyi taşıyan dizilerden biri olduğunu düşündüğüm Sultan Makamı’nı aklıma düşürdü. Bahsettiğim hiçbir dizinin reyting rekortmeni olmadığını bir daha hatırlatarak Sultan’ın reytinglerinin bu ilk çıkış geçtikten sonra muhtemelen vasat seviyelerde kalacağı öngörüsünü ve gönüllerde taht kuracağı müjdesini bir arada veriyorum. Tabi Diyarbekirlilerin gönlünü kazanmanın şartlarını yerine getirip ağız düzeltilip bir de Kürtçe de kullanılmaya başlanırsa işte o zaman Sultan gerçekten efsaneleşir diyorum.

Suskunlar’ın Erkeklik Halleri

Follow me
Şimdiye kadar hep olumlu görüşler beslediğim ve paylaştığım ender dizilerden biriydi Suskunlar ancak 31 Mayıs akşamı yayınlanan bölümde geçen bir diyalog ardından o diyaloga sosyal ağlarda yapılan inanılmaz vurgu beni bu eleştiriyi yapmak zorunda bırakıyor. Yayının üzerinden geçen 1 haftada yazıp yazmamak, doğru anlatabilmek konusunda endişe duyduğum “erkeklik” konusuna gelmek istiyorum.
Suskunlar’daki diyalogu virgülüne dokunmadan paylaştıktan sonra gelelim benim yorumuma:
“İrfan: Hatırladım seni sarı!
Bilal: Günaydın takoz
İrfan: Ben bugün seninle konuşmaya geldim, sadece. Silahsızım. Senin kitabında silahsız bir adama silah çekiliyor mu? İntikam mı alacaktın benden
Bilal: Alacaktım değil alacam. Seni gebertmek için silaha ihtiyacım yok benim takoz. Çıplak elle öldürürüm seni.
İrfan: Yaparsın eskisi gibi değilsin. Kaya gibi adam olmuşsun.
Bilal: Oldum.
İrfan: Adamların var belli. Silahların var artık.
Bilal: Alası var
İrfan: Güçlüsün
Bilal: Fena
İrfan: Acımasızsın. Delisin. Sertsin de erkek değilsin be sarı.Çünkü senin erkekliğini ben aldım. Ben yaptım. Sende benim kadar iyi hatırlıyor musun? Kımıldayamadın. Nefes bile alamadın. Yalvardın, ağladın. Devam edeyim mi? İstediğin kadar güçlen, kinle dol, nefretle yan, ben senin geçmişini değil ben senin geleceğini değil ben senin erkekliğini aldım bilal. İşte bu yüzden benden her şeyimi al intikamını al canımı al ama ne yaparsan yap senden aldığım şeyi geri alamazsın çocuk geri alamazsın.”
Başka bir örnek üzerinden açıklamaya başlamayı uygun görüyorum, bu diyalog aklınızın bir kenarında kalsın lütfen… Geçtiğimiz günlerde bilinen ulusal gazetelerden biri spor gazetesinin adını değiştirdi ve yalnızca ilgi çeksin, konuşulsun diye gazetenin adını hepimizin duyduğu ve üzülerek belirtmeliyim ki “cinsiyetçiliğin en avam hali” olarak pelesenkleşen bir küfrün kısa halini isim olarak belirledi. Yaşı ve aklı hala ergenlik dertlerinde kalanlar aralarında gazetenin ismini söyleyip gülüşürken kadınlığın aşağılandığı bir popüler kültür malzemesi daha bulmanın endişesi bende sürüp gitti… Ülkemizde kadın bedeninde erkeğin daha çok söz sahibi olduğu tartışmaları sürerken dillere düşen aşağılık küfürlerin markalaşmasına pek de şaşırmamalı aslında.
Şimdi diyorsunuzdur bunun Suskunlar’la ne alakası var? Var… O küfür (ki sanırım hepiniz anlamışsınızdır neyden bahsettiğimi) cinselliği erkek performansı ve aktivitesi olarak algılayan bir aklın ve erkek egemen kültürün ürünü! Düşündüğünüz zaman o avam fiillerde bile erkek potansiyeli üzerinden ahkam kesilir…
Suskunlar’ın biraz once hatırlattığım o diyalogunda da benzer bir şekilde “erkeklik” tanımlaması var. Erkeklik cinsellikte aktifliktir yani olay tecavüz bile olsa kazanım erkek olandadır. Erkekliğini gösteren odur, diğeri (ki bu diyalogda Sarı) kaybeden taraftır, erkekliğini yitirmiştir!
Elbette dizideki karakterlerin kurgulanışı üzerinden ne İrfan’ın ne de Bilal’in yani Sarı’nın erkekliği başka türlü algılaması beklenemez. Eleştirim buna değil. İzlediğim her dakika “Şimdi bir şey olur bu diyolog böyle kalmaz”, “Dizinin entel ağabeyi Ecevit olaya girer ve erkekliğin bu olmadığını anlatır” diye beklerken o diyalog, o erkeklik ağıtı öylece kalıverdi. Bu diziyi yazan bir kadın olmasına, bahsedilen bir tecavüz olayı olmasına rağmen kaybedilen erkeklik Bilal’indi… Erkeklik performansını(!) savunmasız bir çocuğa tecavüz ederek gerçekleştiren İrfan, “Sarı’nın erkekliğini elinden alarak zafer kazanmıştı.”
Bu mudur? Böyle midir? Erkeklik denen şey nasıl bir ulvi değerdir ki o kaybedilir? (Siz hiç kadınlığını kaybeden duydunuz mu veya kadınlığı kaybetmenin bir yolu olduğunu?) Ama erkeklik kaybedilebilir bir kazançtır, ve erkekliği kaybetmenin yolu erkeğe biçilen o ulvi görevi yerine getirmemektir! Her şeyden once bu yaklaşım homofobi içerir! Bu düzeyde bir kadınlık erkeklik tartışmasını geçtim cinsiyetçilik içerir!
Bu tür cinsiyetçi kodların sunulması günümüz yayınlarında şaşırtıcı değil benim amacım yalnızca göstermek, bu şekilde bakmadıysanız bu pencereyi de açmak istiyorum sizlere. Sonra “kadınların yanında küfredilmez” nezaketinin, aslında o küfürler popüler kültür içinde markalaştıkça bir anlamı olmadığının, nezaket sayılmadığının fark edilmesini istiyorum. Cinsiyetçi naraların atıldığı dizilerde (ki herkesin evinde olması sebebiyle en doğrudan ve çok sayıda insana ideoloji yayın araçlar bunlar) homofobinin, cinsiyetçiliğin nasıl pompalandığını görebilirsek ancak o markalaşmayı, küfürlerin gazete adlarına taşınmasını tartışabilir hale gelebiliriz diyorum.
Şimdi tartışmıyor muyuz derseniz cevabım çok net, biz kadının bedeninde erkeğin yerini tartışıyoruz. Erkeğin dilindeki kadının yerini tartışmak ise bu gazete reklamının üstüne bile kısmet(!) olmadı. Kimse küfür taşıyan bir gazeteyi protesto etmedi veya sözlüklerde Suskunlar’ın ardından “o zaman son bölümde de Bilal, İrfan’a tecavüz etsin” yorumları yer aldı. Biz bu konuları tartışıyoruz evet ama bahsettiğim pencerenin çok dışında bir perspektiften.
Son bir olumlama notu: Foucault, cinselliğin konuşulabilmesinin gövdenin bir bilgi alanı olarak kabul edilmesine dayandığını ve bunun modern çağda keşfedildiğini söyler. Özetle bu bakış açısının devamında cinselliğin konuşulabilmesinin modernleşmenin bir göstergesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu tartışma nasıl bir perspektiften olursa olsun umut vericidir. Çünkü tabuları yıkmanın yolu görüşleri çarpıştırarak anlatmak, anlamak ve ne olursa olsun konuşmaktır. Umudunuzu yitirmeyin…
Sultan ve Thelma
Geçtiğimiz günlerde Sultan dizisiyle ilgili oldukça tepki ve destek alan yazımı yayınladıktan birkaç saat sonra Tayfun Atay’ın Radikal’de yer alan Sultan eleştirisini okudum. O analizden yola çıkarak görüşümüzü biraz daha açmak istiyorum. Atay, dizinin de bir sahnesinde gönderme yapıldığı gibi feminizm hakkında kült sayılabilecek Thelma and Louise filminin dizide bir örneğinin anlatıldığını kaleme almış ve Pınar karakterinin Sultan’a feminizm öğretileri sunan beyaz türk karakteri olarak resmediğini anlatmış.
Yorum çok doğru. Televizyonculuk ve diziler içinde bakıldığı zaman Thelma and Louise benzeri yapımların son yıllarda zaten denendiğini hatırlatma gereği duydum. Yakın zamanda ekrana gelen ve ömürleri kısa olan “Anneler ile Kızları” ve “Tek Başımıza” adlı diziler yayınlandıkları dönemde filmle ilişkilendirilen yorumlar almışlardı. Her ne kadar içerik ve anlatım yönünden ciddi farkları olsa da Sultan yakın zamanda ekranda yer alan bu iki dizinin üçüncü türevi… Tek Başımıza’da Başak Köklükaya Ahu Türkpençe’ye yol gösteren şehirli kadını oynarken, Anneler ile Kızları’nda bu kez benzer roller Ebru Özkan ve Feride Çetin için biçiliyordu.
Sultan mizahi yanıyla diğer iki dizinin ağır dramatik yapısından farklı ve reyting açısından, iki dizinin sonunun hezimet olduğunu düşünürsek, daha şanslı görünse de izleyeni kendine bağlayan samimiyeti ve mizahi öğeleri bu misyonun yanında ötelenirse dizinin akıbeti açısından bu örnekleri hatırlamak yararlı olacaktır. Sonra demedi demeyin…

Altan Erkekli izleyicisine ayıp mı etti?

Follow me
Altan Erkekli şu günlerde rol aldığı reklam filmiyle gündemde… Daha doğrusu rol arkadaşından memnuniyetsiz izleyici kitlesi “kendine bunu nasıl yapar” diye sorduğu için konuşulanlar arasında.
Eleştirileri okuduğumda aklıma Zuhal Olcay geldi. Zuhal Olcay ve uzun süre magazin gündemini meşgul eden “Recep İvedik izliyorum” demeci. Ne alakası var demeyin, bence çok alakası var. Türkiye’de bir milyon gişe yapan bir filmi izlemenin magazin gündeminde yer alacak bir yanı yoktur, zaten düz hesapla memleketteki sinema izleyicilerin çoğu o filmi izlemiştir. Ancak izlediğini ve beğendiğini söyleyen kişi ülkenin “elit sanatçı” denilince ilk adı sayılan isimlerinden biriyse o zaman buna şaşırılır. “Aaa, o bu filmi nasıl beğenir!” der kimi popüler kültürün yoz olduğunu düşünen kimseler. O nedenle gündemdir bir insanın Recep İvedik izlemesi değil, Zuhal Olcay’ın Recep İvedik izlemesi.Aynı şekilde Altan Erkekli’nin reklamda oynası değil Ankaralı Turgut’la reklamda oynaması tartışılır ki tartışılıyor. Yapılan yorumların çoğu “Altan Erkekli parasız kaldı herhalde” seviyesinden öteye geçebilmiş değil… Bir de şöyle bakalım ya usta oyuncu bizim ötekileştirdiğimiz kültürü bizim kadar yoz bulmuyor ve eğlencelik bu reklamda kamera karşısına geçmeyi kabul ediyorsa… O da olabilir… Veya o reklamdaki kasiyer genç kadının “Yine başladık” ifadesi nasıl izleyici yorumuyla örtüşüp reklamı gören her izleyici tarafından yineleniyorsa Ankara havası duyduğunda oynamaya başlayan bir emekliye de Altan Erkekli’nin can vermesi şaşılacak bir şey değildir. Memleketimizde Ankara havası çalmayan düğün, düğünde oynamayan insan var mı? Hiç zannetmiyorum…
Kaf dağından bakıp aklımızda kategorilere ayırıp “benimki” “öteki” diye kodladığımız o kişilerin aslında ötekinden bizim kadar nefret etmediğini, yoz görmediğini bilmek neden bu kadar rahatsız ediyor bizi? “Altan Erkekli kalitesini düşürdü” yorumları için ise kalite anlayışını sorgulamak gerekir, zaten popüler kültürün içinde yer alan bir iş ne kadar gittikçe daha da popülerleşen diğer kültürlerden kopuk kalabilir ki?
Kaldı ki bu reklam hem şu an konuştuğumuz, hem iki kişinin de temsil ettiği kitlelerin dikkatini çektiği için başarılı, üstelik şarkısı da ismeseniz de dile dolanıveriyor…
“Kalitede A 101, ucuzlukta A 101…”
O reklam:
[youtube http://www.youtube.com/watch?v=LCfxHO6kYb0]
Sen de gitme dedik, o da gitti!
 Sıradan bir dizi izleyicisi hiç buna dikkat etmiş midir bilmem ama benim gözüm ufak tefek ayrıntılara bakar hep. Dizide içilen çaydan duman çıkıyor mu bakarım mesela… Bundan böyle bu yazıyı okuyan sizlere yanıtını vereyim, çoğu dizide bu tür ayrıntılara dikkat edilmiyor. Edilen ve o gerçekliğiyle beni kendine hayran bırakan dizi ise Sen De Gitme’dir.
Dizide kaynayan her çaydanlıktan mutlaka duman çıkar…
Bu ufak da olsa dikkat göstergesidir, set ekibinin,rejinin, yönetmenin dikkatidir…
Bunun yanı sıra defalarca yazdığım gibi bu dizi Türkiye’de her bölümde farklı konuların işlendiği, sıradan aşk dizilerinin içinden aşkı en doğal haliyle gösteren, aile arkadaşlık gibi diğer değerlere de yer veren ve en önemlisi birden çok başkarakter ve ana hikaye içeren bir diziydi. Hep söyledim, bazı diziler kanalları dolayısıyla gölgede kalıyor diye. Sen de gitme de olardan biri oldu, sadık izleyici kitlesi her ne kadar dizinin arkasında dursa da yetmedi. Sen de gitme geçtiğimiz hafta ekranlara veda etti…
Geçmişte kalan iyi bir diziye daha el sallayışım olsun bu yazı…
Hazır günün diğer yazısında Zuhal Olcay’ı anmışken, hikaye için de uygun olduğunu düşündüğüm bir şarkısıyla bitirelim
“Küçük bir hikaye bu, küçük bir herkesin başından geçen…”

Gazete “O” Diziyi Ahlaksız İlan Etti

Follow me
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’ndan “eleştirel haber okur-yazarlığı” dersi almıştım yıllar önce. Derste okunulan bir haberin nasıl analiz edileceğini öğrenmiştim, ardından Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde aldığım “Uluslararası haber” dersinde de aynı eleştirel yorumun uluslararası habercilikte nasıl ele alınması gerektiğini okumuştum. Şimdi bunları neden anlatıyorsunuz diyeceksiniz, öğrendiğim kadar kuramsal bir dille değil ama bu referanslar üzerinden size bir haberin analizini yapacağım.
Haberde geçen dizinin adını ve özel isimleri sansürleyerek vereceğim. Hadi başlayalım…
Haber bir diziyle ilgili uzun yıllardır devam eden, sadık bir izleyici kitlesi olan bu dizinin de adının geçtiği haberde dizi ekibinde çalışan birinin gözaltına alındığı belirtilirken suçunun da altı çiziliyor.
Ulusal gazetede manşette yer alan haberin ilk cümlesi şöyle:
“Amerikan-Yahudi sermayeli …(kanalın adı veriliyor)’un sapkın ilişkileri konu alan dizisinin yardımcı yönetmeni, çocuk pornoculuğundan gözaltına alındı…”
Gelin vurgulanan özelliklere daha yakından bakalım. İdeolojik eğilimi herkesce bilinen Yeni Akit gazetesi’nde yer alan bu haberde kanal “Amerikan-Yahudi sermayeli” olarak betimleniyor. Kanalda yayınlanan dizi ise “sapkın ilişkileri konu alan dizi” olarak tanımlanıyor. Haberi okuyan ve konudan, diziden habersiz olan biri bile haberin üslubundan satır aralarında yabancı sermayeli kanalın sapkın ilişkilerle dolu diziyi bilinçli olarak yayınladığı algısının oluşturulmak istendiğini hatta haberde “malumun ilanı” gibi resmedilen gözaltının da o sapkınlığın ürünü olarak sonuç verdiğinin düşünülmesinin hedeflendiğini aklına getirebilir.
Öyle mi bilemiyorum, siz soru işaretlerini takip edin…
Habere devam edelim:
“İhlas Holding’in yayın kuruluşu olan TGRT’nin isim ve yayın haklarının devredilmesinden sonra aynı frekans üzerine 24 Şubat 2007 tarihinde kurulan ve Yahudi ağırlıklı Amerikan sermayesinin Türkiye’deki yüzü olan …..’de öğle kuşağında yayınlanan “…..” adlı dizide çocuk pornosu skandalı patlak verdi. Dizinin Yardımcı Yönetmeni …., küçük çocukları istismar etmek ve çocuk pornosu içeren onlarca kayıt bulundurmaktan gözaltına alındı. ….’nın facebook hesabı üzerinden de çocuk pornosu üzerine benzer paylaşımlarda bulunduğu tespit edildi. ….’nın soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Adem Can tarafından tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edildiği öğrenildi.”
Haberin devamında muhafazakar duruşuyla bilinen kanalın eski sahiplerini aklama çabasına girilmiş. Dizinin kanal el değiştirdikten sonra başladığına dikkat çekilirken bir yandan da skandalın “dizide” yaşandığı belirtiliyor. “dizide çocuk pornosu skandalı patlak verdi” demek bir kişiyi değil haberde bir yapımı hedef almak oluyor.
Haberin devamında ise görüş netleşiyor:
“DİZİDE ÇARPIK İLİŞKİLER YUMAĞI VAR
Yardımcı Yönetmeni çocuk pornosu suçundan gözaltına alınan “… adlı dizi, daha önce çeşitli sosyal paylaşım siteleri ve medya organlarında yoğun eleştiriler almıştı. Dizinin bu zamana kadarki çizgisinde bolca ayrılma, boşanma, aile içi yoz ilişki, aile içi şiddet, gayrı meşru ilişki, kavga, çekişme vb. bulunuyor.”
Gazetenin vermek istediği haber bir kişinin çocuk pornosu bulundurmak suçlamasıyla gözaltına alındığıyken haber henüz birinci paragraftan itibaren bambaşka bir konuya geçiyor. Dizinin yayınlandığı kanalın sermaye yapısından tutun da kişinin çalıştığı dizinin konusuna kadar gereksiz ayrıntılar yer alıyor haberde, üstelik bir manşet haberinde…
Yoksa asıl verilmek istenen haber gözaltı değil de bu “dizide sapkınlık” iddiası mıydı düşünmeden edemiyor insan…
Devam ediyorum:
“AHLAKSIZLIKTA YOK YOK
Bu diziye yönelik sosyal medyada yer alan tepkilerden biri şöyle: “Ne ararsan var bu dizide. Eski kocasının peşinden koşup eski kocayla otel köşesinde beraber olup hamile kalanını mı ararsın… Baldızıyla beraber olanını mı ararsın… Nasıl desem gözüm enişteden gebe kalanını mı ararsın… Ablasına düşman olan kardeşi mi ararsın… Üvey kız kardeşiyle yatanını mı ararsın… Torunu yaşındaki kızla evleneni mi ararsın… her şey var bu dizide. Biz şaşırmıyoruz çünkü alıştık…”
RTÜK’E ŞİKAYET YAĞIYOr
Haberin duyulması dizi setine bomba gibi düşerken dizinin kaldırılması için RTÜK ve …TV’nin vatandaşlar tarafından telefon yağmuruna tutulduğu öğrenildi.”
Haber bu şekilde sona eriyor. Dizi ekibinden bir kişinin “gözaltına alındığına dair” haber verilecekken kendimizi dizideki “ahlaksızlık” tartışmasının içinde buluverdik gördünüz mü şu işi… Nereden nereye? Henüz hakkında karar verilmemiş yalnızca gözaltında bulunan, delilller hakkında bilgi net olmadan, bir kişiden böyle “ahlaksız” diyerek bahsetmek haberdeki bir diğer tartışma noktasıyken asıl üstünde durmak istediğim dizi ekibinden birinin özel yaşantısına dair konu haber yapılırken dizinin de hedef haline getirilmesi.
Ben bu dizi ”ekranların bir numarası” demiyorum, “örnek ahlak sergileniyor” da diyemem zira dizide olan bir olayın ahlaklı ve ahlaksız olduğuna ben karar veremem… Kime gore ahlak, hangi ahlak, hangi kural? Bir izleyici için ahlaka aykırı olmayan diğer için olabilir, kişisel bu yorumlar nasıl olur da haberde bu şekilde yer alabilir?
Sizlere bu haberi örneklememdeki amaç şudur… Nasıl dizide rol alan oyuncular özel hayatlarında da ona uygun davranmak zorunda değilse, sanatçı örnek olur yargısı nasıl temelden çürükse o yapım içinde imzası olan herkes de homojen bir ekibin parçası veya özel hayatlarındaki “ahlak anlayışlarını” işe yansıtmak zorunda değildir. Suç iddiasına konu olan “çocuk pornosu” konusunda ben bahsi geçen dizide herhangi bir çocuk istismarına rastlamadım… Aldatmak, beraberlikler, evlilik dışı çocuklar var doğrudur ama o yapımı izleyip izlememe veya ahlaklı-ahlaksız bulmak izleyicinin seçimine kalmalıdır.
Sonunda bir de “siz de şikayet edebilirsiniz” der gibi RTÜK’e yönlendirme yapılması oldukça düşündürücü. Yasaklarla medyanın verilmek istenen mesajlara uygun şekilde “evcilleştirilmesi”nin hala uzun vadede sonuç vermediği, halkın kendi kararını verebileceği anlaşılmadığı için varlığını sürdüren denetim kurulunun otoritesini güçlendirmek istercesine adres seçilişi tesadüfi değildir.
Tekrar belirtmek istiyorum sizin bir diziyi izlerken yapım ekibinden gözaltına alınan kişiyi veya oyuncunun özel hayatını bilmeye gereksiniminiz yok. İzleyicinin olayı diziyle bütünleştirmesi ise (haberde olduğu gibi) tamamen gereksiz ve mantığa aykırı. Bu dizinin kurgusal dünyasıyla gerçek yaşamın realitesini karıştırmaktır…
Ben de bu nedenle dizinin kanalını veya adını yazımda ifşa etmedim. Zira gerekli olduğunu düşünmüyorum. Beni ilgilendiren bu nefret dili ve bir dizinin başka bir yayın organı tarafından böyle kolayca hedef gösterilmesidir.

Adına Feriha’dan Başka Bir İsim Koyulur Mu?

Follow me
Adını Feriha Koydum 2 sezondur devam eden ve sıkı hayran kitlesiyle yalnızca “ticari bir iş” olarak kalmayan bir proje… Bu yazıyı yazmaya Armağan Çağlayan’ın haftalardır zaman zaman dizi hayranlarının mesajlarından bunalıp attığı “Bu bir dizi, bunu anlayın” tadında tweetleri üzerine karar verdim. Bu dizinin diğer dramalardan farkı neydi de izleyici bu kadar içselleştirdi, bu kadar gerçek ile hayal ayırt edilemez oldu? Hadi başlayalım…
Adını Feriha Koydum
Adını Feriha Koydum
Yeşilçam filmlerini bilirsiniz, zengin kadın fakir erkek veya tam tersi varyasyonlar filmlerde sık sık görülür ve film muhakkak fakirin de zengin olduğu veya bir şekilde fakir yaşamı “seçenek” olarak kabul edip huzur bulduğu mutlu sonlarla biterdi. Pembe panjurlu evde seçilen mutlu yuva hayali izleyiciyi gülümsetirken zengin eşini bulan fakir kadın veya adam önceliği para olmamasına rağmen zenginliğe kavuşur ama gözü aşktan başka bir şey görmezdi.
Henüz 2004 ve ardından 2009 krizinin izlerini sırtında taşıyan bir Türkiye tablosunun içindeyiz. Yıkılan yuvalar, iflası ilan edilen şirketler, aile için kavgalar, dolandırıcılıklar, zam haberleri derken teğer geçen kriz en çok duygusal dünyamıza teğet noktasında “değdi”. Yani ekonomik olarak yıkılmasa bile sarsılan Türkiyeli aileler belki de en çok duygusal açıdan yıprandı, sendeledi… Duyduğumuz hatta yaşadığımız bu hikayeleri fazla deşmenin alemi yok, gelelim diziye…
İşte tam da böyle bir dönemde ekranda yapılan işlerde “upward mobility” olarak anılan hareketlenmeyi daha sık görmeye başladık. Yani yukarıya doğru toplumsal hareketliliği… Ezel bu zamanlarda zengin olarak intikam aldı, Cemile patroniçe oldu, Hürrem Kanuni’yi kendine aşık etti… Haydi biraz daha geriye gidelim… 2003-2004 sezonunda Esma bir klişeyi uzun zaman sonra ekrana taşıdı müştemilattan malikaneye terfi ederek bir devrin kapılarını açtı. 2005 yılı… Gümüş köyden kente gelen fakir kadın olarak başladığı diziye hem zengin hem de aşkına sahip çıkan bir kadın olarak devam etti… Aliye modacı oldu, Ihlamurlar Altında’da fakir ama gururlu karakterimiz Yılmaz diziyi zengin ama mahallesinde yaşamayı tercih ederek noktaladı. Yakın dönem efsanelerinden Yaprak Dökümü her ne kadar “mutlu son” kavramını pek karşılamasa da kötülerin cezasını bulduğu dizide zenginlik peşinde olan Ferhunde’nin yıkımı bir anlamda tamah etmenin getireceği huzuru izleyiciye öğütledi. Ekranların en karanlık dizisi Kurtlar Vadisi’nde sıradan hayatından sıyrılıp en tepeye yükselen Polat imkansızın olmadığını kulağımıza fısıldarken, Hanımın Çiftliği’nde hanım olan kadın ilk bölümlerde yalnızca fabrika işçisiydi… Sanırım ne demek istediğim anlaşıldı… Klişe ama garanti reyting denen bu mobility meselesinin tuttuğunun son ispatı ise Adını Feriha Koydum oldu.
Dizide apartman görevlisi bir ailenin kızı zengin bir erkeğe aşık oldu ve ailesinin mesleğini gizleyerek aşkını yaşadı her şey ortaya çıkınca işler karışsa da dizide nikah masası göründü, Feriha mobilitynin en belirgin işareti olan ki adından da belli olan “Sarrafoğlu” soyadını nüfus kağıdına ekledi.
Nasıl magazin programlarının yıllardır ekranlarda kalmasının nedeni izleyicinin bir şekilde ekrandaki yaşamlara özenmesi ve merak etmesiyse ve genelde o magazin programlarına çıkan isimler yükseliş ve keşfediliş hikayelerini anlatarak pirim yapıyorsa dizilerde de bir şekilde “keşfedilip” mevki değiştiren karakterler izleyici tarafından kadraja alınıyor. Feriha, adını verdiği dizide mükemmel olmayışıyla puan topladı. Ailesi fakirdi, babasından dayak bile yiyordu, muhafazakar bir ailenin içinde gizlice özgürleşmeye çalışıyordu. Merdiven altında etek kıvıran Türkiye gençliğinin yansımasıydı. Öyle ki her gün dergilere çıkan playboy olarak nam salmış bir adama aşık olması ve o aşkın tek gecelik değil ömürlük olarak resmedilmesi Feriha’nın saf yanının Emir için çekici olması tam da o merdiven altında imaj değiştiren kadınların istediği şeydi. Yakışıklı, zengin, çapkın ama sevmeyi bilen ve güzel gülen bu erkek portresi hemen o kadınları yakaladı. Feriha’nın yükselişiyle beraber (Emir’le birlikteliği ve evliliğe kadar giden süreçten bahsediyorum) dizinin reytingleri de yükseldi. Çünkü artık Feriha izleyicinin ta kendisi, kurduğu hayaldi… Zengin olsa bile ruhu hala kapıcı dairesine ait olan, yeni girdiği o yeni çevrede aidiyetsizlik yaşayan Feriha, tırnaklarıyla kazıyarak bulduğu aşkını korumak için de çaba sarf etti. İzleyici o an algıladı, Feriha’nın yüzüne şans güldü ama bu yol zorlu ve şans yeterli değildi…
“Ben de zengin olabilirim ama çabalamam lazım, o da hala çabalıyor.”
Mucizelere inandıran ama mucize beklemek yerine memnun olunmayan o fakir grupta sürekli çabalamayı öğütleyen bu mekanizma ister istemez toplumdaki bu alt gelir grubundan izleyiciye “umudunu kaybetme” mesajı verdi. İsyanı önledi, umudu korudu, nabız yavaşlattı… Fırsat eşitsizliği olsa bile aşkta fırsatlar eşitlenebilir dedi… İzleyicinin gözü adeta hayallerle kamaştı kendi gerçeğini ekrandakiyle özdeşleştirdi ve Feriha’nın zaferiyle avundu. Feriha tüm fakir kesimi temsil ederken, Emir zengin tüm insanların yansıması oldu. Artık ekranda izlenen bir aşk hikayesinin yanı sıra sınıfsal ve statü merkezli bir yükselme savaşıydı. Zayıf olana merhamet gösterme, sahip çıkma, kollama güdüsü nasıl gruplarda yaşanıyorsa kendi grubundan olanın çektiği acı da izleyici tarafından öyle kollandı, sarıldı, sarmalandı…
Bu nedenle Feriha’nın (Emir esas oğlan olduğu için zenginler sınıfının ayrık otu olarak resmedilmekte) zenginlere karşı zaferleri (ki Emir’in annesi ve şımarık arkadaşlarına karşı hamleleri tam da bunlar oluyor) bireysel bir savaş değil bir grubun yükseliş efsanesinde yer alan meydan savaşları olarak kabul gördü.
Özetle Feriha yalnızca bir aşk hikayesinin esas kadını değil aynı zamanda sınıfsal bir mücadelenin de yenilmez neferi oldu…
Şimdi dizinin yalnızca Emir karakteriyle devam edeceği açıklandı bunca analizden sonra üçüncü sezonla ilgili bir öngörüye çok da ihtiyaç yok. Yeni gelen başroller daha alt sosyal gruplardan olmadıkça, yeni bir zafer tadı izleyiciye yaşatılmadıkça izleyici tatmin olmayacaktır. Bu tatmin sağlanmazsa aynen Doktorlar dizisinde asistan olan Ela’nın uzman doktorla ilişkisi sevilmişken yerine gelen İnci karakterinin sevilmemesi gibi eski başrole dönüş gereği duyulacaktır.
Son bir not: Armağan Çağlayan’ın “Bu sadece dizi, kendinize gelin” çırpınışlarının da kar etmeyeceğini ısrarla vurguluyorum, çünkü Adını Feriha Koydum izleyici için yalnızca bir dizi değil bir sınıf atlama vesilesi…

Türbanlı kadının reytingi yok mu?

Follow me
Geçtiğimiz günlerde yeniden alevlenen “Dizilerde türbanlı karakter” tartışması en son “türbanlı karakterin reytingi yok mu” sorusuna uzandı.
Öyle ki türbanlı kadınların cinsel içerikli sahnelerde oynayamayacağı için gerçekçi karakterlerin yaratılmadığı sorunu üzerinde hemfikir görüşler ardı ardına yayınlandı.
Ben konuya biraz daha geniş açıdan bakmak istiyorum. Gelin 2006 yılına gidelim… Ekranlarda bir kadın hikayesinin fırtınası esiyor… atv’de yayınlanan dizi, reytinglerde ilk üçten düşmezken dizinin başrol oyuncusunun yönetmenle samimi görüntüleri basında yer alıyor. Çocuklarıyla hayatına yön vermek isteyen kadının hikayesi tam da bu skandalın üstüne hayatından tüm erkekleri çıkararak bir denizin ortasında sona eriyor.
Neden hiç düşündünüzmü? Onlarca bölüm esas kadınla erkeğin birlikteliğini bekleyen izleyici sonunda hayatını çocuklarına adayan cefakar anneyi denizin ortasında buluverdi. Deniz’den kaçan kadın kendini denize attı…
Skandal dizideki mazbut, fedakar, ailesine değer veren bunun için aldatıldıktan sonra çocuğunu kaçıran adama bile geri dönmeyi deneyebilen kadın imajı karakteri canlandıran oyuncunun gerçekliğiyle uyuşmayınca dizideki karakter daha da radikal bir yol seçerek sona erdirildi. Eğer skandal bir anneyi canlandıran kadının değil de başka bir karakteri canlandıran kadın oyuncunun başına gelseydi emin olun o dizinin sonu bu şekilde şekillendirilmezdi. Yani Aliye’nin anneliği, anneliğin kadınlığı unutturan “kutsallığı”, hayal dünyasına yakından uzaktan değmeyen bir gerçeklikte bile o kutsala uzanan herhangi bir elin varlığı hemen uzaklaştırılırdı ki uzaklaştırıldı.
Sonrasında ne o oyuncu başarılı bir rolle ekranda tutunabildi, ne de sonraki dizilerde yer alan cefakar annelere (çocuklarının babalarına duydukları aşk dışında) dolu dizgin bir aşk hikayesi yazılabildi. En sonra örnek Öyle bir geçer zaman ki’nin Cemile’si hala Ali’yi dizlerinde avutuyor, bir ara yakınlaştığı avukat nedense artık o kadar etrafında görünmüyor…. Aynı dizinin içinde başta söylediğim önermeye aykırı gibi görünen Ahmet –Berrin-Hakan üçgeni ise aslında derinde benzer anlamları taşıyor. Çocuğu için sevmediği bir adamla evli kalmayı göze alan Berrin (dikkatinizi çekerim kadın çocuğu, en kutsal görevi annelik için ömürlük aşkını hiçe sayıyor (tabi ki şaşırmadık annelik kutsal mesajı olmazsa olmazlarımızdandır)) Ahmet’e ancak kendisini tehdit ederek, çocuğunu kullanarak onunla yaşamaya mecbur bırakan kocasının lütfuyla geri dönebiliyor. Sonuçta kadın annelik “içgüdüsüyle!” çocuğunu bırakmamak için çileleri göze alırken ancak nikahlı kocasının izniyle anneliğinden bir şey kaybetmeden o aşkı yaşayabiliyor ve aşk kadın için ikincil öncelikte kalıyor. Aynen Ali’nin çocuklarını düşünmeden Caroline’e koşması ancak Cemile’nin evlenmeye kalktığında müstakbel eşinin öldürülmesi gibi, zira o karakterin diziden çıkışının nedenlerinden birinin de bu olduğunu düşünüyorum…
O kadın hikayesinin bu kutsallaştırma algısının su yüzüne çıkmasında bir kırılma noktası olduğunu düşünüyorum… Kadının görevinin defalarca hatırlatıldığı o algıyı bozacak bir durum yaşandığında karakterin mesaj yoğunluğunu arttırarak, hatta radikal adımlarda onlarca bölümdür beklenen sonu tepe taklak ederek toparlanmaya çalışıldığı bu “ideolojik” araçlar için aksini düşünenlerin çocuklarını da çok seven ancak aşkını çocuklarına tercih etmek zorunda kalan “iyi” bir kadın karakter göstermelerini rica ediyorum. Boşuna düşünmeyin bulamayacaksınız….
Şimdi, türbanlı kadınlar dizilerde sevişebilir mi tartışmasına gelmeden isterseniz bir de şöyle düşünelim kadın bedeni üzerinden kutsallaştırılan değerler bu ister örtünme ister annelik olsun bir şekilde zedelenebilir mi? Bunun dinle veya türbanla ilgisi yok, o alana çekmeye çalışanlara daha geniş bir çerçeve sunarak şunu soruyorum “Kadının başka değerler üzerinden kutsallaştırılmadan cinsel çekiciliği var da, kutsallaştırılınca yok mu?”, “Anne rolünün reytingi yalnızca fedakarlığında mı saklı”, “Yoksa anne olan bir kadının cinsel birlikteliği ekranda yalnızca kocasıyla olunca mı reyting anahtarı, başka bir erkekle aşk dizinin intiharı mı”, ve asıl soru : Amaç reytingten çok muhafazakar mesaj vermek mi? Öyle olmasaydı Cemile, Hikmet Karcı’yla birlikte olamadan düğün kana bulanır ancak eski kocasının tecavüzüne uğraması ekranda yer alır mıydı? Kadının vücudu ancak ondan menkul olsaydı Cemile şimdiye kadar aşksız kalabilir miydi?
İlk başta sorduğum sorunun cevabını ben vereyim, türbanlı kadının da reytingi vardır ancak türbanlı kadına “kadın” gözüyle bakabilecek bir erkek karakter yazmak, o iki karakteri canlandıracak oyunculara destek verecek, o kanala gelebilecek olası “örtümüze, dinimize hakaret var” eleştirilerine kaşı dik durabilecek yapımcı bulabilmek biraz zor.
Özetle tabularımızla ekran karşısında da baş başayız, iyi seyirler…

Haluk Bilginer’in hayatının rolünü Okan Bayülgen oynadı!

Follow me

Cumartesi günleri Milliyet Gazetesi’nin televizyon eki hafta sonu okunacak gazeteler içinde vazgeçilmezlerim içindedir. Sektörde kulaktan kulağa dolaşanlar, yeni yapımlarla ilgili çıkan haberler derlenir, yeni duyumlar da haberleştirilir ve haftanın televizyon dedikoduları önünüzde yer alıverir.

Bu Cumartesi ekte şöyle bir haber yer alıyordu:
“Yapımcı Süreç film Star tv ekranlarına yeni bir aile komedi dizisi hazırlıyor. Başrollerini Haluk Bilginer, Ebru Özkan ve İlhan Şeşen’in oynayacağı dizi ünlü “Mrs.Doubfire” sinema filminin ”Hayatımın rolü” ismiyle yerli dizi versiyonu olacak.

Başrollerini Robin Williams’ın oynadığı film, eşinden ayrı yaşayan bir babanın üç çocuğunu görebilmek için dadı kılığında eve girmesi ile gelişen olayları anlatıyordu.
Dizide kullanılmak üzere İngiltereden maskeler getirildiği, Haluk Bilginer’in bir kadından ayırt edilemiyeceği ifade ediliyor. Dizinin diğer rollerini Emel Göksu ve Oya İnci paylaşacak.
Senaryosunu Gamze Özer’in yazdığı, diziyi Sadullah Çelen yönetecek.”

Haber tam olarak 12.05.2012 tarihinde yayınlandı. Haberi okuyunca aklımda 8 yıl önce ekrana gelen bir başka dizi beliriverdi. Gelin beraber 6 Nisan 2004’e gidelim. Hürriyet Gazetesi’nde yer alan şu habere dikkat:

“Her hafta Şelale karakteriyle Zaga’da izlediğimiz Okan Bayülgen bu kez ‘Dadım Babam Olsaydı’ adlı dizi için kadın kılığına girecek.
Robin Williams’ın başrolünü oynadığı ‘Mrs. Doubtfire / Müthiş Dadı’ adlı film yerli dizi olarak hazırlanıyor. Filmde Robin Williams’ın oynadığı dadı karakterini Okan Bayülgen canlandıracak. Böylece her hafta Zaga’da Şelale karakteriyle izlediğimiz Okan Bayülgen bir kez daha kadın kılığına girmiş olacak. Bayülgen’in ayrı yaşadığı karısı rolünü ise Şebnem Dönmez canlandıracak. Filmde bu rolü Sally Field oynamıştı.

Bayülgen dadı rolü için takma göğüsler ve peruk kullanacak, topuklu ayakkabılarla yürümeyi öğrenecek. Osman Yağmurdereli’nin yapımını üstlendiği ve Kanal D’de yayınlanacak dizide Okan Bayülgen ve Şebnem Dönmez’in yanı sıra iki küçük oyuncu da rol alacak.”
Okan Bayülgen’in rol aldığı dizi “Size Baba Diyebilir Miyim” adıyla Kanal D ekranlarına geldi. Sonrası bildiğimiz rating fiyaskosu ve dizi mezarlığına yolculuk…

Bildiğiniz üzere Haluk Bilginer bugüne kadar Türkiye’ye en iyi uyarlanmış dizilerde adı geçen bir isim. She’s out of control, the Jeffersons gibi yapımları “Eyvah Babam” ve “Tatlı Hayat” isimleriyle seyirciye sevdiren Bilginer bu kez Türkiye’ye ikinci kez uyarlanacak bu projeyle ekrana gelecek. Aile dizilerinin oldukça popüler olduğu yıllarda, 2000’lerin başında (Hatırlarsınız Çekirdek Aile, Evli ve Çocuklu gibi uyarlama diziler ekranlardaydı) ilk denemesi başarısızlıkla sonuçlanan dizinin ardından Mahzar Alanson’un da yeni bir aile dizisi için başka bir yapımcı firmayla el sıkıştığı konuşuluyor. Aile dizilerinin yeniden popülerleştiğini söylemek için erken olsa da aile komedilerinin yeni örneklerinin ekranda boy göstereceğini söylemek yanlış olmaz.

Aile komedileri aslında günümüzde örnek olarak ekranda olması istenen “muhafazakar aile tablolarının” tam da kendisidir. Belki de yapımcılar bu nedenle suya sabuna dokunmayan bu projeleri gündeme taşıyor, bilinmez… Bildiğim “adam böyle olur”, “erkek adam saçını uzatmaz” gibi cinsiyet rollerinin desteklendiği mesajların şakayla karışık sunulduğu Çocuklar Duymasın gibi bir dizinin hala ekranda olduğu hatta konuk oyuncu olarak Bakan ağırladığı… Neredeyse hiçbir dizinin nail olamadığı bu şerefe bir aile komedisinin üstelik alt metni sosyolojik bir araştırmaya konu olabilecek kadar belirgin mesajlarla dolu bir dizinin sahip olması asla tesadüf olamaz…

Dileğim Modern Family gibi sıradanlığın komedisini ekrana taşıyan, yapay gülme efekti kullanmayan kısa süren bölümleriyle izleyiciyi yormayan iyi aile komedilerinin ekrana gelmesi. Yapımcıların kulağına da su kaçırmanın vaktidir, illa uyarlama senaryolara yer verilecekse aynı dizi defalarca uyarlanacağına Modern Family, Arrested Development gibi yapımlara bakılarak yeni denemelere açık olunabilir.

Belki Modern Family gibi bir dizinin sadık bir uyarlamasında bu muhafazakar bakışa uyulamaz ancak bizim uyarlamalarda eşcinsellik de “kılıfına uydurulur” (bakınız Umutsuz ev kadınlar Türkleştirilerek, muhafazakarlaraşarak uyarlandı). Arrested Development ise bizim mutasıp aile komedilerimize en iyi örneklerden biri olabilir, öyle ki ailesini bir arada tutmaya çalışan zavallı genç adamın komik maceraları IMDB’de dünyanın en yüksek puanına sahip komedi dizisidir.

1 Kadın 1 Erkek gibi başarılı bir uyarlamanın ekran macerasında yok sayılan bir kuşakta kanalına rating getirdiği şu günlerde cesur olmanın vaktidir.

Al Yazmalım’ı doz aşımından kaybettik

Follow me
Bildiğiniz üzere her sezon yeni diziler televizyon çöplüğünde yerini alıyor. Kimi çok iyi ama izleyici toplayamayan işler oluyor, kimi ilk bölümlerde ve hatta tanıtımda yarattığı heyecanı ilerleyen bölümlere taşıyamıyor. Kulağıma bir dizinin daha biteceği haberi geldi. Dizinin 5-6 hafta içinde sona ereceğini duydum… Bahsettiğim dizi sezon başında “Bence sezonun en iddialı yapımlarından biri olacak” tadında bir yazıyla tanıtımlarından ilham veren bir işti. Öyle ki, tanıtımlardan duyduğum heyecanı şüphe bile duymadan bu iddiayla köşeme taşımıştım. Peki neden olmadı? Önce diziyi açıklayayım ardından da neden tutmadığının analizini gelin birlikte yapalım…
Bahsettiğim dizi Ay Yapım’ın “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmiyle Türkiye’de geniş çevrelerden hayran kazanan romanın uyarlaması dizi Al Yazmalım. Dizinin başrollerinde Melekler Korusun’un genç ve başarılı oyuncusu Özge Özpirinçci, Muhteşem Yüzyıl’ın Leo’su olarak tanınan radyo programcısı kimliğiyle de belli bir kesim tarafından dizi öncesi de takip edilen ismi Seçkin Özdemir ve Aliye’nin Müco’su – Ezel’in Kerpeten Ali’si tiyatro izleyicilerinin son olarak Guguk Kuşu oyunuyla gönlünü feth eden deneyimli ismi Barış Falay var…
Peki tüm bu tanıdık simalara, ekranlara fark getiren Mudanya manzarasına ve yaptığı her iş tutar gözüyle bakılan yapım şirketine rağmen Al Yazmalım neden istenen başarıyı elde edemedi?
Dizinin başrollerinden biri ekranların en son Sıdıka tadında komik bir bilmişlikle aşina olduğu “özgür ruh” temsili bilmiş ev kadını Asiye ve şimdiye kadar kültleşmiş hiçbir yapımda görmediğimiz bir spora gönül vermiş motor yarışçısı İlyas. Denklem diziler içerisinde hayli ilginç… Asiye’nin ev kadını olmasına rağmen (Rağmen dememin sebebi kişisel bir yaftalamayla ev kadını etiketi oluşturmak değil, diziler içerisindeki ev kadını modeli üzerinden bir karşılaştırma yapmaktır) özgürlüğüne düşkünlüğü, polis olan ağabeyine karşı boyun eğmez tavrı ve aşkına sahip çıkışı diziler içerisinde alternatifti. Tıpkı tüm sorumluluk sahibi, sevdiği kadına delicesine aşık baş karakterlerin alternatifi olan sorumsuz, yaptıklarının sonucunu düşünmeyen İlyas gibi.
Size ilginç gelebilir ama bu dizide hep fark ettiğim aslında dizinin başrolü iki erkek karakterin aslında bir jön tipinin bölünmüşlüğü olduğu. Yani Cemşit’in sorumlu, olgun, duyarlı yönü her ne kadar bir kadın için cezbecidiyse İlyas’ın çocuksu, patavatsız, hırçın ve maceraperest tavrı da bir o kadar baştan çıkarıcıydı ve aslında ikisi de diğerinin eksik yanını tamamlıyordu. Yani dizilerde alışkın olduğumuz iyi ama yaşadıkları yüzünden kötü olan, bir şekilde hata yapıp düzeltmeye çalışan, kalbi hep temiz ama başı belada baş karakterler burada karakteri zıt ve değişmez iki parçaya bölünmüş durumda. Eğer ikincil bir karakter olmasaydı belki de İlyas, Cemşit türünde bir adama dönüşecek ve yaptıklarından ders alacaktı. Karakterlerdeki bu durağanlık dizide dikkatimi çeken ilk nokta oldu.
Özetle demem o ki, elbette bu zıt karakter ikilemi birçok dizide kullanıldı. Bu bölünme bir anlamda Bir İstanbul Masalı’ndaki Selim ile Demir örneğine benzetilebilir zihninizde ama tabi ki çoğu yönden farklı. Evet o dizilerde de karakterler iki zıt tarafı temsil ediyordu ve sonunda bambaşka insanlar olarak eksiklerini tamamlamadı. Yani Selim dizinin sonunda Demir’e dönüşmedi veya hiçbiri İffet’teki Ali İhsan gibi sonradan delirmedi ve o küçük değişiklikler hiçbir zaman Ezel’de içi iyi ama zamanla intikam uğruna kötü adam olmuş Ezel’in Ömer’den başlayan evrimini ekrana taşımadı. Bu dizideki farklılık esas erkek karakterlerinin ikisinin birbirinin bölünmüş olmasında. Yani, aslında tamamen farklı … Öyle ki Asiye’nin henüz birkaç bölüm önce Cemşit’ten bahsederken “Sevmenin bir yolu mu var, dokunmadan sevemez mi insan” replikleri de bu bölünmeyi ortaya koyuyor. Kadın düşünmeden birlikte olduğu İlyas’ta aşkı ve tutkuyu bulurken, dizide bir şekilde “baba” konumuna gelen Cemşit, Asiye için seksten çok uzak bir birlikteliğin nesnesi oluveriyor. Sanırım Bir İstanbul Masalı veya İffet dizilerinden neden farklı iki ana figür resmedildiğini burada daha net bir şekilde açıklayabildim. Bu bölünme geleceğim ikinci noktada “hayallerin erkeği” resmini mecburen bozdu ve bütünlenemez şekilde parçaladı.
İkinci nokta… Dizinin göz ardı edilen ikinci falsosu klasik izleyicinin özdeşleştirme ve gerçek hayatta karşılığını bulabildiği veya özlemini duyduğu karakterlere beslediği ilginin bir türlü uyandırılamamasıydı. İlyas, bir taksi şoförü olsa veya illa bir heyecan peşinde olacaksa futbolcu olarak ekrana taşınsa belki çok daha kolay yer alacaktı izleyicinin eşleştirmesinde. Ancak Türkiye’de çok da popüler olmayan bir sporun gönüllüsü, motor sporcusu olunca üstelik ciddi bir değişim göstermeyen iflah olmaz bir sorumsuz esas erkek olarak resmedilince ne prens kostümü giyebildi ne de sokağın köşesinden göz kırpan sevgilinin ekrandaki yerini alabildi. İlyas bu anlamda ne gerçekti ne de hayal… Dizide de sürekli belirtildiği ve Asiye’nin dert yandığı üzere sürekli eski karısının hayatına müdahale eden ve bir şekilde her şeyi eline yüzüne bulaştıran adam olan İlyas bir de yeğenini bulmak için oyunlara başvurup boşanmasının üstünden kısa süre geçer geçmez başka bir kadınla (Helin) evlenince “izleyicinin hayallerinin süsleyen adam” hayat nereye savurursa oraya giden bir omurgasıza dönüştü. Cemşit de insanlardan uzak yaşayan, sevgisini içine gömmüş, heyecandan uzak ama sorumluluk sahibi imajıyla öyle gerçek ancak hayallerden öyle uzaktı ki… Bölünmüştü işte, ikisi de ancak bir “esas erkek” ediyordu, Asiye’nin ikilemi izleyici için de bir çelişki yaratmıştı.
Peki ha ata kimde? Hata demek yanlış olsa da dizi dünyası için birçok alternatif karakteri bir arada tuttuğu için biraz doz aşımı yapan dizide sorun kült bir filmin üstüne kamyon şoförü gibi hayatın içinden biriyle benimsenen karakteri motora bindiren, başörtüsüyle çizdiği “köy kadını” imajını asiliğiyle yırtan Asya karakterini kot montla revize edip “polis ağabeye” (ki bence ağabeyin mesleği polis olmasa algı çok başka olabilirdi. O uzun analize şimdi girmesek daha iyi, zira onun da uyuşturucu bağımlısı bir kadınla evliliği ister istemez bir tabuya dokunuyor) başkaldıran, evlilik dışı hamile kalan karaktere dönüştüren ekipte.
Dizilerde alternatifleri denemek, farklı işler sunmak elbette izleyici için güzel, televizyon için önemli adımlar. Ancak ticari hedef güdülerek yapılıp, sonradan beklenen ticari başarı elde edilemeyince yayınına son verilecekse yeniliklerin dozunu iyi ayarlamak gerekiyor. Al Yazmalım neyin kurbanı oluyor diye sorarsanız verebileceğim tek bir yanıt var, izleyiciye alışkın olmadığı bir ilaç zerk etti dizi. Sonucun kesin olarak iyileştirme sağlaması beklendiği için sonuç tatmin etmedi ve zamanla iyi gelecek niyetine senaryoya daha fazla entrika katıldıkça doz aşımı yarattı. Özetle bu dizi doz kurbanı oldu.

ABD’nin Muhteşem Yüzyıl’ı The Kennedys

Follow me
Biliyorsunuz sıklıkla yabancı diziler hakkında da bilgilerimi, tavsiyelerimi ve eleştirilerimi köşemde sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. 2011 yapımı, epey olaylı bir diziden bahsedeceğim bu kez, The Kennedys.
Geçtiğimiz günlerde fırsat bulup 1 hafta içinde 8 bölümünü zamana yayarak izledim ve sindire sindire yorumlarımı hazırladım. Öncelikle başlıktaki benzetmemi açıklayayım isterseniz. İki dizinin benzerliği aldığı tepkilerde. Geçtiğimiz yıl Muhteşem Yüzyıl üzerine yapılan tartışmalar ana haber bültenlerine bile konu olmuştu, diziyi protesto edenlerin açtıkları siteler, kanal binası önünde yapılan protestolar günlerce konuşulmuştu. O zamanlar benzer bir durumun ABD’de de The Kennedys hakkında yapıldığını birkaç satırla duyurmuştum sizlere. Gelin bu konuyu biraz açalım.
Dizi adından da belli olacağı gibi Kennedy ailesini anlatıyor. Ailenin yaşadığı trajik hikayeyi tarihsel bir anlatımla izleyiciyle buluşturuyor. Yalnızca Başkan Kennedy değil, kardeşleri, anne ve babası da dizinin yapıtaşlarından. Dizi 45 dakikalık 8 bölümden oluşuyor ve başrolleri Greg Kinnear, Katie Holmes, Barry Pepper ve Tom Wilkonson paylaşıyor. Dizinin yönetmeni ise Jon Cassar. Eleştirilerin hedefi olan senaristin adını da geçirmekte fayda var, Stephen Kronish.
İlk bölüm 1960 yılında seçim günü başlıyor, ancak kronolojik sıralamayla değil sürekli ileri-geri zaman içinde hareket eden bir kurguyla öyküyü filmleştiriyor. Diziyi izleyenler zaten detayları görecektir ben biraz daha karşılaştırmalar üzerinden ilerlemek istiyorum.
Biliyorsunuz Kennedylerin hayatı gerçekten “film olur” denecek cinsten. Dizideki hikayi önümüze alırsak: Babanın siyasi hedefleri, kardeşler arasında yürüyen destek üzerine kurulu bir ilişki, kimi zaman çekişme, bir oğulun savaşta ölümü, ailenin hep ağabeyinin gerisinde kalan oğlunun savaştan yaralı ve madalyayla dönmesi, kardeşinin ölümünün ardından başkanlığa yürümesi… Jack Kennedy’nin babası gibi hareketli aşk hayatı,hayatlarına değen mafya izi, Frank Sinatra gibi tanıdık isimlerin varlığı, Domuzlar Körfezi olayı, Küba gerginliği, ilk afroamerikan öğrencinin üniversiteye kaydı ve tabi ki Marilyn Monroe skandalı…
Dizide Marilyn Monroe’yu yalnızca son bölümde gördüğümüzü, Jack Kennedy’le yanyana bile hiç görünmediğini, aşkın bitiş aşamasının yalnızca ele alındığını söylemem bile aşağıda sıralayacağım maddeleri sizin için daha da çarpıcı hale getirecektir.
Böyle bir ailenin hikayesi Türkiye’de dizi yapılsaydı ne olurdu?
-Hikaye çocukluktan başlatılır, dizi toplamda en az 2 sezon sürerdi.
-Özellikle skandalların üzerine gidilir Marilyn Monroe belki de First Lady kadar dizide yer alırdı. İntiharı, ihtirasları, aşkı, kariyeri genişletilerek bölümlere yayılırdı.
-Babanın felci Yaprak Dökümü misali en az 2 bölüm izleyenleri ve karakterleri ağlatırdı
-Mafya kesin Frank Sinatra’nın “topuğuna sıkar”dı.
-Jack Kennedy’nin ölümünün ardından Bobby’nin başkanlık yarışı da ikinci sezonun son 10 bölümünü kapsar, Jackie’nin ikinci evliliği derinlemesine deşifre edilir, ilk eşine aşık kadının acısı yürek dağlardı.
Daha onlarca madde çıkarılabilir. Demek istediğim ise bu üç-beş maddeden bile anlaşılabilir seviyede. Uzatıyoruz diyorum, çok uzatıyoruz. 45 dakikalık 8 bölümde sıkmadan, bıktırmadan, flashbackler olmasına rağmen izleyiciyi yormadan anlatılabilecek bir hikayeyi Türkiye’de 50 bölümde çok rahat çekerdik diyorum.
Amerika’da böyle örnekler yok mu? Elbette var, Grey’s Anatomy 8 sezonda tüm ilişki kombinasyonlarını değerlendirdi. Artık dizinin her bölümü neredeyse 2 günü anlatır hale gelecek kadar yavaşladı. Ancak Mildred Pierce gibi bir 5 bölümlük mini dizide de Amerikan Cemile’sini (Evet Öyle bir geçer zaman ki’den bahsediyorum) izleyebildik ve o dizi ödüle doymadı hatırlarsınız. Sözün özü, evet diğer ülke dizilerinde de uzun uzadıya anlatılan hikayeler de oluyor ancak böyle ödül alabilecek, kısa süren alternatifler de bulunuyor. Bizim en kısa projelendirilmiş dediğimiz dizi Son, ki 25 bölüm… Üstelik ilk bölümün yarattığı beklenti o kadar yerle bir edildi ki hikaye bir türlü çözülemediği için izleyiciyi yorar hale geldi.
Neyse, bir ilginç noktaya daha değinelim, bu dizinin çekimleri 2010 yılında yapılmış ve çekimlerin ardından History Channel’a satılmıştı. Fakat senaryonun gerçeği yansıtmadığı, kaynak alınan kitabın verilerinin saptırıldığı gerekçesiyle yapılan eleştiriler sonucunda dizi kanalından ayrılmak zorunda kalmıştı. Daha doğrusu kanal, protestolar karşısında direncini kırarak diziyi yayınlamayacağını belirtmişti. Sonra bir başka kanal Reelz Channel diziyi almış fakat diziye reklam alamadığını açıklamıştı. 30 milyon dolar bütçeli dev bir yapımın reklam alamamasının ne demek olduğunu açıklamama gerek yok herhalde.
Dizide gerçeklerin yansıtılmadığı, Kennedy’nin hayatının çok yüzeysel anlatıldığı gibi eleştiriler var. Olabilir, benim odağım şu an bu olmadığı için yalnızca belirterek, çok fazla üstünde durmadan geçiyorum. Dizinin yapım açısından örnek alınacak pekçok özelliğini paylaşarak devam ediyorum. En önemli olan nokta HBO, BBC gibi kanalların senelerce dünyaya en bilinen örneklerini sunduğu minidiziler Türkiye’deki sektöre şimdilik çok uzak görünüyor. Süre kısaltmak bile olay olurken diziyi kısaltmak bir de reklam alamama ihtimaline ve tüm eleştirilere karşın milyon dolarlık bütçeler yaratmak ve yayıncı kanal bulmak imkansız gibi…
Televizyon dizileri için görüşüm belgesel olmadıkları gerçek olmak zorunluluğu bulundurmadıklarına yönelik. Yani bu dizinin Kennedy ailesini %100 doğru anlatması şart değil, televizyon dizileri eğlencelik işler, belgesel özelliği taşıyacak birçok kitap ve film zaten arşivlerde mevcut. Ancak siz seyirlik, keyifli, yönetmenlik ve kurgu anlamında titiz çalışılmış, makyaj ve kostümlerine özen gösterilmiş, (Katie Holmes bile şaşırttı beni) iyi oyunculuklarla dolu bir dizi izlemek isterseniz The Kennedys doğru bir seçim olacaktır.
Kıssadan hisseleri de yukarıda maddelediğimize göre sizlere iyi seyirler diyerek noktayı koyuyorum.

Behzat Ç ailenin temeline dinamit mi koyuyor?

Follow me
 “MHP Tekirdağ Milletvekili Bülent Belen, ”Behzat Ç. Adlı diziyle Türk ailesinin temeline dinamit konuluyor. Bu dizide biri savcı ile diğeri emniyet görevlisi evlenmeden, nikahsız birlikte yaşıyorlar. Emniyet görevlisi rolü gereğe savcı rolündeki bayana çok sert davranıyor. Bununla ilgili bir girişiminiz oldu mu?” sorusunu yöneltti.
Bakan Şahin, bu soruyu yanıtlarken, ”Kadını ikincil hale getiren ve şiddeti özendirici dizilerden bir anne olarak ben de rahatsızım. Toplum hem şikayet ediyor hem izliyor” dedi. Bu konuda toplumsal bilinci yükseltici çalışmalar yapılması gerektiğini belirten Şahin, ”Ya da şikayet mekanizmasını güçlendirmek gerekiyor. Sivil inisiyatif güçlendirilirse bu tarz dizilerin yayından kaldırılmasına yönelik bir baskı mekanizması kurulabilir. Bu alanlarda daha toplumsal duyarlılığı artıracak çalışmaların güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum” şeklinde konuştu.”
Şimdi burada ezbere söylenen “kadını ikincil sınıfa koyma” meselesine biraz değinmek lazım. Evet Savcı Esra ile Behzat zaman zaman sert tartışmalar içine giriyor ancak bu tartışmalar “sen kadınsın” şeklinde aşağılamalar değil veya kadın üstünden biçimlenen diyaloglar olmuyor. Öyle ki genelde bir vaka üzerinde fikir ayrılığına düşünüyorlar veya ikili ilişkilerde olabilecek tartışmalar yaşıyorlar. Belirtmek gerekir ki kadınla tartışma yaşayan her erkek ve her tartışma konusu, kadını ikincil kategoriye sokmaz! Ha eğer kadının konumunu ikincil hale getiren tartışma değil nikahsa ona da şöyle bakmak gerekir fikrimce: Nikahsız yaşam erkek egemen bir toplumda kadını ikincil sınıfa koymak olarak algılanır, yani nikah bir statü göstergesi olur kadın için bu bakış açısıyla. Nikah bahşedilmeyen, oyalanan kadın mağdur mu olur? Nereden tutsanız elinizde kalıyor eleştiri…
Evet, Behzat Ç’de başka açılardan rahatsız olduğum konular var. Örneğin sorguda kişiye tokat, tekme savurması ancak Behzat Ç senaristlerinin zaten bir kahraman yaratıyoruz iddiası yok ki. Aksine katıldıkları her programda bizim yarattığımız bir antikahraman ve bu kadar sevilmesine şaşırıyoruz diyorlar. (Geçtiğimiz aylarda katıldıkları programlara göz gezdirin isterseniz) Bu taraftan ele alırsak da Behzat Ç’nin nikahsız yaşamı özendirmediğini veya kadını ikincil konuma itmediğini söyleyebiliriz. Çünkü yapımcılar, senaristler, oyuncular bile onun bir rol model olamayacağı kounsunda beyanlarda bulunuyor, ki beyan yetmez öyle etkiliyor derseniz ben kişisel gözlemim çerçevesinde herhangi bir etki de göremiyorum.
Burada konuşulması gereken iki başlık var, Behzat Ç eleştirisi kadın üzerinden mi yapılıyor aile üzerinden mi? Kadın üzerinden yürütülüp aile ile sonlandırılan bir eleştiri bu. Aile yapısının temeline dinamit konuluyor sözü o nedenle bu eleştirinin ana fikri. Onun nedeni de Esra ile Behzat’ın nikahsız ilişkisi! Bana gore aile olmak illa resmi bir bağ gerektirmiyor, günümüz aile yapısının özel mülkiyet hakkıyla beraber çıktığını ve temelinde zaten bir şekilde “şirket ilişkisinin” yattığını düşünürsek ikili ilişkilerin resmileşmesi elbette devletin isteyeceği bir durum. Çünkü aile devlet nezninde bireyi kontrol mekanizmalarından biri ancak yalnızca nikah olmadan beraberlik yaşayan insanlar dizide görünüyor diye ailenin temeline dinamit konulmaz. Kimse ekranda “aaa nikahsız yaşıyorlar hadi biz de boşanalım” demez. Devletin görevi aileyi değil bireyi korumaktır (her ne kadar bakanlıklar bile adlarını öyle koysalar da) buradaki tartışma aile kurumunun dinamitlenmesi değil, ideolojik çerçevede varsayılan ideal aile yapısının toplumda değişmeye uğraması ve bundan duyulan kaygı.
Geçenlerde akademik bir televizyon eleştirisinde de okuduğum ve hak verdiğim gibi, toplumda muhafazakarlık çözüldükçe medya muhafazakarlaştırılarak nabız yavaşlatılmaya çalışılıyor. Özetle toplum zaten değişiyor, diziler burada değiştiren değil, değişimi gösteren ve çözülmeyi durdurmaya çalışan öge durumunda. Yani Behzat Ç ailenin temeline dinamit kurmuyor, yalnızca o ideolojinin idealleştirdiği aile yapısına “uymuyor” ve çözülmeye karşı direnmiyor.